Telefonun karşısındaki sesin sahibini görmeyeli 26 yıl olmuştu. Ondan önce de 10 yıl kadar bir süre görüşmemiştik. Bahsettiğim kişi 1975 yılında ayrıldığım Atıfbey Mahallesi (Altındağ)’ndeki çocukluk arkadaşım Reyhan (Demirel)’dı.
Turizm Fuarı düzenleyen Aydınlıkevler’den arkadaşım olan Yusuf (Erdem)’tan telefonumu almıştı. Turizm fuarında görüşmek üzere randevulaştık.
Buluşmaya ablası Ayşegül ile gelmişti. Reyhan Hacettepe Üniversitesi Kütüphanecilik, Ayşegül Abla ise Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi mezunuydu.
Atatürk Kültür Merkezindeki fuarda buluştuğumuzda birbirimize bir başka sürprizimiz daha vardı. Nerede oturduğumuzu sorduğumuzda neredeyse komşu olduğumuzu anladık. İkimiz de Eryaman’da oturuyorduk.
Emrullah Amca (babası) ve Habibe Teyze (annesi)’nin de Eryaman’da olduğunu öğrenince, Atıfbey mahallemizin Emrullah Amcası ve Habibe Teyzesini ziyaret etme arzusu doğdu.
***
Bu görüşmemizin üzerinden bir hafta kadar bir zaman geçmişti. E-posta mesajımı kontrol ettiğimde, çocukluğumun geçtiği sokakları yazdığım yazıya bir yorumun geldiği mesajını gördüm.
Yorum, 35 yıl içinde bir kere, o da 20 yıl kadar önce 15 dakika kadar bir süre gördüğüm çocukluk arkadaşım Ercan (Aydos)’dan idi.
Sanal ortamda haberleşmeye başladık. Birkaç gün sonra eski günleri yad ederken, bir hafta önce de Reyhan’la karşılaştığımdan bahsettim. Emrullah Amca ve Habibe Teyze’nin Eryaman’da oturduğunu söyledim. Ercan da Etimesgut’ta oturuyordu.
Birkaç gün sonra cumartesi idi ve biz o gün bir sürprize karar vermiştik. Ben Emrullah Amcamızı ve Habibe Teyzemizin elini öpmeye yalnız geleceğimi telefonla Reyhan’a bildirdim. Onlarda da bir tereddüt oluşmuş. Yalnız gelecekmiş gibi konuşmuştum, ancak acaba eşim çocuklarımı da getirir miydim, diye akıllarından geçirmişler.
Demek ki, Atıfbey Mahallesinin 14. Sokağın yaramaz çocuklarının planı tıkır tıkır işlemişti. Ercan ile önceden buluştuk. 2. Etapta, Reyhan’ın bana önceden tarif ettiği yere geldik. Fakat tarifle evi bulmak mümkün olmadı. Reyhan’ı telefonla aradım. Olduğum yerde beklememi kendisinin aşağıya ineceğini söyledi.
Acaba Ercan Reyhan’ı, Reyhan Ercan’ı tanıyacak mıydı? İleriden gelen Reyhan’ı önce Ercan gördü. “İşte, geliyor” dedi. Yan yana geldik. Reyhan Ercan’ın yüzüne baktı. Ercan “beni tanıdın mı” diye sordu. “Tanımaz olur muyum, Ercan’sın” diye cevapladı ve yıllar öncesinde, sadece 30-35 yıl kadar verilmiş ara, çocukluk arkadaşlarının birbirlerine sarılmalarıyla, sanki 30-35 gün öncesine kadar görüşüyorlarmış mesafesine kadar inmiş oldu.
Evlerine gittiğimizde Emrullah Amca, Habibe Teyze ve Ayşegül abla için de sürpriz ziyaretin hoş izleri yüzlerine yansıdı. Burada anlatılamayacak kadar güzel bir karşılamaya şahit olduk.
Oturduk. Geçmişle ilgili konuştuk. Emrullah Amca geçmişle ilgili o kadar güzel şeyler hatırlıyor ki, dinlerken şaşırmamak elde değil.
Benim, arada sırada geçmişle ilgili anılarımı yazdığımı öğrenince Emrullah Amca, sanki bir dertten muzdaripmiş gibi “Oğlum ben sana bir şey anlatayım da, sen onu da yaz” dedi.
***
Mahallemiz, Bent Deresinin Aktaş’tan Dışkapı’ya doğru akış yönüne göre sağ tarafında kalmaktadır. Sol tarafı İsmatpaşa Mahallesinin bulunduğu taraftır.
Bizim kuşak Bent Deresini görmemiştir. Biz doğmadan önce üstü kapatılmış ve yol yapılmıştı. Bizler Bent Deresini bilmediğimizden, semtin adı olarak Bentderesi’ni bilirdik.
Emrullah Amca, mahallemizin hemen kıyısından geçen derede balık avladıklarından bahsetti.
Alttan akan dere üstündeki yoldan karşıya geçip, solunuzda kalan Işık Sinemasından 50-100 m kadar ileriye gittiğinizde sol eli bileğinden itibaren olmayan, uzun boylu, ince yapılı, kasketi ile dolaşan bir amca görürdünüz. İsmetpaşa Mahallesindeki, Turgut Reis İlkokuluna gidiş ve gelişlerde onu o bölgede görmek, her zaman için mümkündü.
O bölgedeki bakkal, manav, fırın gibi işyerlerinin mallarını ya arabadan indirir ya da arabaya yüklerdi. Evet, tek eli olamayan fakat her zaman dik duran kişiden bahsediyorum.
Sırtını kambur yaparak eşya taşırdı ancak yaptığı işin, evine ekmek götürmek gibi kutsal bir görev olduğununbilinci içinde hep dik dururdu.
Babamın işyeri de İsmetpaşa’daydı ve bu amcanın evimize zaman zaman sırtındaki küfe ile eşya getirdiğini Emrullah Amca’nın deyişinden hatırladım. Rahmetli babam, çarşı, pazardan aldığı bazı yükleri bu amcaya teslim eder ve eve yollardı.
İşte Emrullah Amca’nın yazılmasını ve unutulmamasını istediği şey, bu amca ve küfesi ile ilgiliydi. Bundan sonrasını Emrullah Amca’dan dinleyelim.
“O dönemde, durumu iyi olan mahalle sakinleri, çarşıdan aldıkları sebze, meyve ve gıda malzemelerini amcanın küfesine doldurur ve eline verdiği adres yazılı kâğıtla fakir ailenin evine yollardı.
Sırtındaki ağaçtan örülü küfenin her adımda çıkardığı ses çok hoşumuza giderdi. Gıcırdardı, fakat insan kulağını tırmalayan bir gıcırtı değildi.
Adres bulunur, muhtaç aileye emanet teslim edilirdi. Hiç kimse bu erzakın kim tarafından gönderildiğini bilmezdi. Bu durumu gören çevredekiler de, bunun yardım malzemesi olduğunu bilmezdi. Böyle olunca da yardım alan –kötü bir şey değil fakat- rencide olmazdı.
İşte bizim o gecekondu mahallelerimiz böyle haysiyetli vatandaşların yaşadığı mahallelerdi.”
Şimdiki yardım adı altında yapılan reklam ve propagandalara bakınca Emrullah Amca’nın bu türden hadiselerin unutulmaması gerektiğini söylemesi daha iyi anlaşılıyor.
Çocukluğumun en güzel günleri diye andığım yıllar, gecekonduda oturduğumuz yıllardı. Ankara’ya 1966 yılında, 4 yaşındayken geldik. Kısa bir süreliğine (bir yıldan az) Aydınlıkevler’de bir betonarme binada oturmuş, sonraki 8 yıl boyunca gecekondularda yaşamıştık. 7 yıl boyunca