Yardımlaşma böyle olmalı…

06 Şub

Telefonun karşısındaki sesin sahibini görmeyeli 26 yıl olmuştu. Ondan önce de 10 yıl kadar bir süre görüşmemiştik. Bahsettiğim kişi 1975 yılında ayrıldığım Atıfbey Mahallesi (Altındağ)’ndeki çocukluk arkadaşım Reyhan (Demirel)’dı.

Turizm Fuarı düzenleyen Aydınlıkevler’den arkadaşım olan Yusuf (Erdem)’tan telefonumu almıştı. Turizm fuarında görüşmek üzere randevulaştık.

Buluşmaya ablası Ayşegül ile gelmişti. Reyhan Hacettepe Üniversitesi Kütüphanecilik, Ayşegül Abla ise Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi mezunuydu.

Atatürk Kültür Merkezindeki fuarda buluştuğumuzda birbirimize bir başka sürprizimiz daha vardı. Nerede oturduğumuzu sorduğumuzda neredeyse komşu olduğumuzu anladık. İkimiz de Eryaman’da oturuyorduk.

Emrullah Amca (babası) ve Habibe Teyze (annesi)’nin de Eryaman’da olduğunu öğrenince, Atıfbey mahallemizin Emrullah Amcası ve Habibe Teyzesini ziyaret etme arzusu doğdu.

***

Bu görüşmemizin üzerinden bir hafta kadar bir zaman geçmişti. E-posta mesajımı kontrol ettiğimde, çocukluğumun geçtiği sokakları yazdığım yazıya bir yorumun geldiği mesajını gördüm.

Yorum, 35 yıl içinde bir kere, o da 20 yıl kadar önce 15 dakika kadar bir süre gördüğüm çocukluk arkadaşım Ercan (Aydos)’dan idi.

Sanal ortamda haberleşmeye başladık. Birkaç gün sonra eski günleri yad ederken, bir hafta önce de Reyhan’la karşılaştığımdan bahsettim. Emrullah Amca ve Habibe Teyze’nin Eryaman’da oturduğunu söyledim. Ercan da Etimesgut’ta oturuyordu.

Birkaç gün sonra cumartesi idi ve biz o gün bir sürprize karar vermiştik. Ben Emrullah Amcamızı ve Habibe Teyzemizin elini öpmeye yalnız geleceğimi telefonla Reyhan’a bildirdim. Onlarda da bir tereddüt oluşmuş. Yalnız gelecekmiş gibi konuşmuştum, ancak acaba eşim çocuklarımı da getirir miydim, diye akıllarından geçirmişler.

Demek ki, Atıfbey Mahallesinin 14. Sokağın yaramaz çocuklarının planı tıkır tıkır işlemişti. Ercan ile önceden buluştuk. 2. Etapta, Reyhan’ın bana önceden tarif ettiği yere geldik. Fakat tarifle evi bulmak mümkün olmadı. Reyhan’ı telefonla aradım. Olduğum yerde beklememi kendisinin aşağıya ineceğini söyledi.

Acaba Ercan Reyhan’ı, Reyhan Ercan’ı tanıyacak mıydı? İleriden gelen Reyhan’ı önce Ercan gördü. “İşte, geliyor” dedi. Yan yana geldik. Reyhan Ercan’ın yüzüne baktı. Ercan “beni tanıdın mı” diye sordu. “Tanımaz olur muyum, Ercan’sın” diye cevapladı ve yıllar öncesinde, sadece 30-35 yıl kadar verilmiş ara, çocukluk arkadaşlarının birbirlerine sarılmalarıyla, sanki 30-35 gün öncesine kadar görüşüyorlarmış mesafesine kadar inmiş oldu.

Evlerine gittiğimizde Emrullah Amca, Habibe Teyze ve Ayşegül abla için de sürpriz ziyaretin hoş izleri yüzlerine yansıdı. Burada anlatılamayacak kadar güzel bir karşılamaya şahit olduk.

Oturduk. Geçmişle ilgili konuştuk. Emrullah Amca geçmişle ilgili o kadar güzel şeyler hatırlıyor ki, dinlerken şaşırmamak elde değil.

Benim, arada sırada geçmişle ilgili anılarımı yazdığımı öğrenince Emrullah Amca, sanki bir dertten muzdaripmiş gibi “Oğlum ben sana bir şey anlatayım da, sen onu da yaz” dedi.

***

Mahallemiz, Bent Deresinin Aktaş’tan Dışkapı’ya doğru akış yönüne göre sağ tarafında kalmaktadır. Sol tarafı İsmatpaşa Mahallesinin bulunduğu taraftır.

Bizim kuşak Bent Deresini görmemiştir. Biz doğmadan önce üstü kapatılmış ve yol yapılmıştı. Bizler Bent Deresini bilmediğimizden, semtin adı olarak Bentderesi’ni bilirdik.

Emrullah Amca, mahallemizin hemen kıyısından geçen derede balık avladıklarından bahsetti.

Alttan akan dere üstündeki yoldan karşıya geçip, solunuzda kalan Işık Sinemasından 50-100 m kadar ileriye gittiğinizde sol eli bileğinden itibaren olmayan, uzun boylu, ince yapılı, kasketi ile dolaşan bir amca görürdünüz. İsmetpaşa Mahallesindeki, Turgut Reis İlkokuluna gidiş ve gelişlerde onu o bölgede görmek, her zaman için mümkündü.

O bölgedeki bakkal, manav, fırın gibi işyerlerinin mallarını ya arabadan indirir ya da arabaya yüklerdi. Evet, tek eli olamayan fakat her zaman dik duran kişiden bahsediyorum.

Sırtını kambur yaparak eşya taşırdı ancak yaptığı işin, evine ekmek götürmek gibi kutsal bir görev olduğununbilinci içinde hep dik dururdu.

Babamın işyeri de İsmetpaşa’daydı ve bu amcanın evimize zaman zaman sırtındaki küfe ile eşya getirdiğini Emrullah Amca’nın deyişinden hatırladım. Rahmetli babam, çarşı, pazardan aldığı bazı yükleri bu amcaya teslim eder ve eve yollardı.

İşte Emrullah Amca’nın yazılmasını ve unutulmamasını istediği şey, bu amca ve küfesi ile ilgiliydi. Bundan sonrasını Emrullah Amca’dan dinleyelim.

“O dönemde, durumu iyi olan mahalle sakinleri, çarşıdan aldıkları sebze, meyve ve gıda malzemelerini amcanın küfesine doldurur ve eline verdiği adres yazılı kâğıtla fakir ailenin evine yollardı.

Sırtındaki ağaçtan örülü küfenin her adımda çıkardığı ses çok hoşumuza giderdi. Gıcırdardı, fakat insan kulağını tırmalayan bir gıcırtı değildi.

Adres bulunur, muhtaç aileye emanet teslim edilirdi. Hiç kimse bu erzakın kim tarafından gönderildiğini bilmezdi. Bu durumu gören çevredekiler de, bunun yardım malzemesi olduğunu bilmezdi. Böyle olunca da yardım alan –kötü bir şey değil fakat- rencide olmazdı.

İşte bizim o gecekondu mahallelerimiz böyle haysiyetli vatandaşların yaşadığı mahallelerdi.”

Şimdiki yardım adı altında yapılan reklam ve propagandalara bakınca Emrullah Amca’nın bu türden hadiselerin unutulmaması gerektiğini söylemesi daha iyi anlaşılıyor.

Ah, O günler!

30 Oca

Çocukluğumun en güzel günleri diye andığım yıllar, gecekonduda oturduğumuz yıllardı. Ankara’ya 1966 yılında, 4 yaşındayken geldik. Kısa bir süreliğine (bir yıldan az) Aydınlıkevler’de bir betonarme binada oturmuş, sonraki 8 yıl boyunca gecekondularda yaşamıştık. 7 yıl boyunca Altındağ İlçesi Atıf Bey Mahallesindeki 14. Sokak, 7/C numaralı gecekondu, ailemizin tek sığınağıydı. Evimizin konumu ayrı bir hikâye. Fakat benim anlatacağım, günümüzde e-postalarla milyonlarca kişiye ulaştırılan Şehir Efsanesi türünden bir maceraydı. Ama ne macera!
Read the rest of this entry »

Eğitim-Öğretim

20 Ara

Türk Dil Kurumumun www.tdk.gov.tr adresindeki sözcük aramadan her iki kelimenin anlamını araştırdım. Benim de beklediğim şu iki sonuçla karşılaştım.

Eğitim: Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme, terbiye.

Öğretim: Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi, tedris, tedrisat, talim.

Öğretimdeki belli bir amaçtan ne kastedildiği açık değilse de, burada kastedilen belli bir amaç, bir diplomaya sahip olmaktır. Ya da iyi bir öğrenimden sonra iyi bir üniversiteye girmektir. Peki, Mühendislik Fakültesi bitti, sonra ne olacak? Kişinin kendi mesleğinde işe girip memlekete faydalı olacağını hiç sanmayın, hatta ummayın. Çünkü kişinin aldığı öğretimin temelinde memlekete faydalı olma gibi bir amaç yoktur. Bunu çevremizdeki örneklerden anlamak hiç de zor değildir. Bir fabrikada çalışan gece bekçisinin bir mühendislik fakültesinden mezun olduğunu duymanız şaşırtıcı olmamalıdır.

Şimdi de gelelim kendi açımdan eğitim ve öğretim arasındaki farkı anlatmaya:

İlkokul 3-4. sınıftan itibaren havuz problemleri ve işçi problemleri öğretilmeye başlar. Her iki problemde de zaman ve verimlilik kavramı öğretilmek amaçlanır (bu amacı ben uydurdum).

Şu problemi önce öğrenim açısından çözüme kavuşturalım, sonra da eğitimin verdiği bakış açısı ile çözümlemeye çalışalım.

Bir işçi bir işi 8 saatte bitiriyorsa, iki işçi kaç saatte bitirir? Kolay sordum ki, cevabı da kolay olsun. Amacı diploma almak olan öğretim kavramına göre bu sorunun cevabı 4 saatte bitirir olacaktır. Yoksa diploma vermezler.

TDK’nin gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde edecekleri eğitim kavramına göre ise bu sorunun cevabı yine 8 saat olacaktır. Aslında 8 saati de geçer, ama “-Yahu bu işi tek kişi 8 saatte bitiriyordu, şimdi iki kişi oldunuz daha geç bitiriyorsunuz” şeklinde bir soruya muhatap kalmamak için, tabi en önemlisi de ayıp olmaması için hiç değilse 8 saati aşmamaya özen gösterirler. Peki, aynı işi 3 işçi kaç saatte bitirir. Öğretimin amacına göre bir çözüm için burada esaslı bir işlem yapmak gerekecek. Çünkü 8 saati 3’e böleceksiniz. İş bununla bitse iyi. Sonra ortaya çıkacak küsurat sayıyı dakika cinsine çevireceksiniz ve … Neyse, bunu sonra hallederiz.

Şimdi bu konuda aldığım bilgi, beceri ve anlayışıma göre bu işin üç işçi ile iki günden önce bitebileceğine aklım kesmiyor. Hani ne demişler; nerde çokluk … Buna da şükür demek gerekiyor, çünkü bazı problemlerde bir işçinin yapacağı işi 4 işçi veya 5 işçi ne kadar sürede yapar deniyor. Bunun kesin cevabı şudur: İş verilir ve bir daha bitmez. Başka bir deyişle, işe girdiğinde işi alan işçi emekli olduğunda hala o işi bitirememiştir. Abartılı mı? Öyleyse, haber gruplarında, mail gruplarında, forumlarda ve birçok internet sayfasında yer alan şu yazıyı okuyun:

Hikâyemiz HERKES, BİRİSİ, HİÇKİMSE ve HERHANGİ BİRİ diye 4 kişi ile ilgilidir.

Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve HERKES, BİRİSİNİN o işi yapacağından emindi. HERHANGİ BİRİ o işi yapabilirdi ama HİÇKİMSE yapmadı.

BİRİSİ buna çok kızdı; çünkü bu HERKES’in işi idi. HERKES, HERHANGİ BİRİ’nin o işi yapabileceğini düşündü, fakat HİÇKİMSE, HERKES’in yapmadığını fark etmedi.

HERHANGİ BİRİ’nin yapabileceği işi HİÇKİMSE yapmayınca, HERKES, BİRİNİ suçladı

Sanırım eğitim ile öğretim arasındaki farkı anladık.

Bir de şu havuz problemine parmak basalım.

Öğretim gören biri iki çeşmeden akan suyun saatteki hızı ile havuzun dibindeki delikten akan suyun hızını karşılaştırarak havuzun kaç saatte dolduğunu bulacaktır.

Eğitimli biri ise o havuzun tamamının dolduğu anda üç kişinin şu görevleri ifa etmesini isteyecektir. İkisi, açık olan muslukları kapatırken, üçüncü kişi –muhtemelen bir dalgıç- havuzun içindeki deliği kapatacaktır. İşte havuz o anda dolmuş sayılacaktır. Aksi takdirde her üçü (iki musluk ve bir delik) açık kaldığı sürece havuz sürekli taşacaktır. Çeşmeleri kapatıp deliği açık bıraktığınızda ise havuz yine boşalacaktır.

Daha iyi bir eğitimden geçmiş olan kişi (isterseniz buna feleğin çemberi de diyebilirsiniz), çeşmeleri açmadan önce havuzun dibindeki deliği kapatacaktır ki havuz bir an önce dolsun. Tabi bunu yaparken şu riski göze almalıdır: havuzu en az maliyetle ve en kısa sürede doldurduğu için yükselmeyi beklerken, kendini birden havuzun dibinde bulma riski.

Q Türkçe midir?

20 Ara

Bir kere Türkçe’de Q harfi yokken, nasıl oluyor da Türkçe Q’dan bahsedilebiliyor? Türkçe Q denen klavye aslında İngilizce klavyeye monte edilmiş Türkçe harflerin yer aldığı ve Türkçe yazmada zorlanılarak kullanılan düzenekte yapılmış bir klavyedir.

İngilizce düzene göre hazırlanmış olan klavyenin kıyısına köşesine Türkçe karakterler koymakla bu klavyeye Türkçe Q deniyorsa, Türkçe düzene göre dizilmiş olan ve bir köşesinde Q, W ve X harflerinin bulunmasından dolayı da kullandığım klavyeye İngilizce F deme hakkına sahibiz. Böyle mantık bir İngiliz için ne kadar gülünç, ne kadar tuhaf ve ne kadar saçma ise, bizim için de Türkçe Q o kadar gülünç, o kadar tuhaf ve o kadar saçma mütalaa edilmelidir. Eğer biz bunu kanıksamış isek o zaman tuhaflık bizde demektir ve zaman geçirilmeden bu tuhaflık giderilmelidir.

Türk kullanıcılarının büyük çoğunluğunun üniversite öncesi eğitim gören gençler olduğuna inanmaktayım. Halen de bu kesimin kullandığı bilgisayar sayısı günden güne artmaktadır. Fakat bu gençliğe, bilinçli olduğunu sanmamakla birlikte, klavyesinin Türkçe Q olduğu söylenerek bilgisayar pazarlanmaktadır. Ancak daha klavye düzeninden habersiz olan yeni tüketicilere Türkçe Q diye klavye pazarlarsanız, F klavyenin varlığından habersiz tüketici sanki zorunluymuş gibi o klavyeyi almaya doğru itilmiş olmaktadır.

Diğer yandan çoğunlukla yazı içinde i harfi yerine daha kolay yerde bulunan ı harfi, yine ğ harfi yerine daha göz önünde bulunan g harfine basılmakta, örnek olarak “indiği yer” derken “indigı yer” gibi ifadelere rastlanmaktadır. İki kere i harfine doğru basılmışken üçüncüde kolayına gelen ı harfine basılmıştır. Bunun örnekleri maalesef ve de üzücü bir şekilde gazete ve dergilerin ilan sayfalarında bile yer almaktadır. O yazıyı yazanlara doğru klavye satılmış olsa idi bu türden yanlışları yapmayacaklardı.

Bu tür klavyeye ihtiyaç olabilir, insanlar bu klavyeyi tercih edebilir. Bu ayrı bir konu. İşin doğrusu, Q Türkçe veya Türkçe Q diye pazarlanmakta olan klavyenin, İngilizce (Türkiye) veya İngilizce (Tr) diye pazarlanması gerektiğidir.

Dünyada İngilizce konuşan milletlerin klavyeleri her ne kadar İngilizce düzenine benzese de yine de kendilerine has özellikler olduğunu Windows’un Klavye Özellikleri diyalog kutusundan öğreniyoruz. Klavye özelliklerinde İngilizce (A.B.D), İngilizce (Avustralya), İngilizce (İrlanda), İngilizce (İngiltere) gibi ülke adları tanımlanıyorsa, Türkçe Q denen klavye de İngilizce (Türkiye) veya İngilizce (Tr) diye tanımlanmalıdır.

Böylece bilgisayar almaya kalkan tüketici durumu daha iyi kavrayacaktır. Üniversite çağına gelmiş olup da Türkçe düzene uygun klavye görmemiş olan insanlar çoğunluktadır. Bu kişiler bu düzen klavyenin varlığından haberdar olsalar ve satış aşamasında kendilerine iki alternatif sunulsa belki Türkçe klavyeyi tercih edeceklerdir.

İlköğretim döneminde bulunan çocuklarımız ise, kendilerine tercih hakkı tanınmadan varsayılan şekilde sunulan İngilizce düzene göre hazırlanmış klavyeyi, içinde Türkçe harfleri barındırıyor diye Türkçe klavye zannediyorlar. Bu yaşlarda böyle bir klavyeye alışan çocuklarımız, Ticaret Liselerinde 10 parmak Türkçe daktilo öğreniyorlar. Sonra yine İngilizce klavyeye devam.

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı iki Ticaret Lisesinin birinin bilgisayar laboratuarında Türkçe klavye ile eğitim verilirken, diğerinde Türkçe Q dedikleri İngilizce klavye ile eğitim verilmektedir. Ve deniyormuş ki, dışarıda kullanacağınız klavyeler bu tip olduğundan bu şekilde eğitim veriyoruz. Baştan yenilgiye razıyız. Komik bir durum. Güleriz ağlanacak halimize.

Sonuç:

Yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenlerden dolayı,

1. Türk bilgisayar tüketicilerini yanlış yönlendirmelerden korumak amacıyla, bilgisayar ilanlarında Türkçe Q, Q (Türkçe) yazıları yerine İngilizce (Türkiye), İngilizce (Tr) gibi ifadelerin kullanılması,

2. Türkçe konuşan ve yazan tüketicilerin bilinçli seçim yapmasına imkan tanıyacak şekilde isteyen istediği klavye türünü seçsin diye her ilanda mutlaka “İngilizce (Tr)/Türkçe (F)” gibi iki seçenek bulundurulması sağlanmalıdır.

Hepimiz Temel’iz

20 Ara

Cemal kahvede kara kara düşünmektedir. Temel;

— Ula Cemal ne tuşiniysin?

— Ha pağa 6 tane vesikaluk fotoğraf lazimidur. Onu nereden çektireceğum diye tüşünüyrum daa.

— Ula tüşündüğün şeye bak. Sen yarın sahile cit. Orada beline kadar çukur kaz. Çukura cir. Ben fotoğraf maçinesi ile celir, senin fotoğrafını çekerim.

Ertesi gün Temel sahile geldiğinde Cemal’in 6 adet çukur açmış olduğunu ve kendisini beklediğini görünce:

— Ula bu ne?

— Haçan pağa 6 tane fotoğraf lazimidur demedim mi, sağa? Ben de 6 tane çukur kazdım.

— Ula Cemal, boşuna zahmet etmişsin. Ben zaten 6 tane fotoğraf maçinesi cetirmiş idim daa.

Merkez teşkilatı, taşra teşkilatı! 1970–2000 nesli bu lafı çok duymuştur. Umarım önümüzdeki yıllarda bunlar daha az duyulacaktır.

Memur olmayanlar bilmez. Memur olanlar ise anlatacaklarımın yukarıdaki fıkra ile ne kadar örtüştüğünü anlayacaktır.

Merkez teşkilatı niçin vardır? İşleri merkezden yürütmek ve taşra teşkilatını kontrol etmek gibi bir görev yüklenmiştir. Bilirsiniz, Türkiye’nin bir Cumhurbaşkanı, bir Başbakanı, 30 civarında Bakanı, 550 milletvekili varken, merkez teşkilatı bulunan yüzlerce kuruluş vardır. Her bir merkez teşkilatında en az 551 kişi vardır. Yani koskoca Türkiye’nin idaresini 551 kişi yürütürken, en küçük birimin merkez teşkilatında bu sayı kadar insan çalışmaktadır.

Şimdi diyebilirsiniz ki, Cumhurbaşkanı tek değildir. Danışmanları vardır. Bir kanunu onaylayacağı zaman danışmanlarından bilgi alır. Ona göre imzalar ya da imzalamaz. Bu en fazla 50 kişilik bir kadro demektir. Bunun yanında hizmet birimleri de vardır derseniz karşılığında, Cumhurbaşkanlığının taşra teşkilatı yoktur denebilir.

Gelelim konumuza.

İşleri yapan taşra teşkilatıdır, kaymağını yiyen merkez teşkilatıdır. Taşra teşkilatlarının işleri yetiştirmek için göbeği çatlarken, merkez teşkilatında kaymak yiyen; “bize göndermeniz gereken bilgileri niye geciktiriyorsunuz” diye iş yapanları azarlamak gibi bir hakka sahiptir. Hatta işi sadece taşra teşkilatını arayıp, “niye bu bilgiler gecikti” desin diye istihdam edilenler vardır. Taşra teşkilatı gariban kuruluşlardır. Merkezden bir odacı bile arasa, taşradaki ona efendim diye hitap eder. Memur terbiyesi bunu gerektirme(me)ktedir.

Tek bir merkez teşkilatı yetmiyormuş gibi, merkezin içinde de küçük küçük merkezler vardır. Taşra ise hep tek taşradır. Taşranın bir Müdürü varken, merkezin 5–10 Genel Müdür Yardımcısı, bir o kadar Daire Başkanı, Bu sayıların 2–3 katı kadar Şube Müdürü vardır. Daha Müdür Yardımcısı ve Şefleri saymadık.

Bu kadar insan niye vardır? Kesinlikle ve kesinlikle, taşradaki bir Müdüre “bu bilgiler niye gecikti” diye sormak için vardır. Hani bir kişi sorsa önemli değil. Her birim ayrı ayrı sorar, ayrı sandıkları bilgiler için.

Taşra bir; yapılan işlem bir; bilgiler bir. Fakat bu bilgileri isteyen birim sayısı 3–4 tane. Biri tabloyu yatay, diğeri dikey, bir başkası sade, diğeri süslü ister. Ama istedikleri bilgi aynıdır.

Mali İşler Dairesi ne kadar alacağımız var diye sorarken, Ticaret Dairesi kimlerden ne kadar alacağımız var diye sorar. Taşranın her iki birime gönderdiği bilgi birbirini tutmaz. Niye? Çünkü taşrada bu bilgileri dolduran bir kişi değildir de ondan. Daha açalım.

Mali İşler Başkanlığına bilgileri taşranın muhasebecisi gönderirken, Ticaret Dairesine bu bilgileri ticaret memuru gönderir. Hâlbuki Ticaretin istediği ayrıntılı bilginin son satırındaki toplam tutar, Mali İşler Dairesinin istediği bilgidir.

Üretim Dairesi hangi ürünlerden ne kadar ürettik diye sorar, Mali İşler Dairesi üretilen miktara ne kadar para ödedik diye sorar. Miktarı, üretimde çalışan Üretim Dairesine gönderirken, miktar ve tutarını muhasebe memuru Mali İşler Dairesine hesaplayıp gönderir.

Taşrada, yukarıdaki 4 ayrı işlemi 4 ayrı kişi yapar. Merkezde ise bu dört bilgiyi 4 ayrı kişi derler.

Görünen; kaynak aynı olmasına rağmen, birbirini tutmayan boş ve lüzumsuz bilgi batağında çırpınan insanlarla dolu Devlet çarkı içinde kalkınmayı ve bilgi toplumu olmayı özleyen bir yığın.

Sonuç; bir fotoğraf makinesi ile istediğimiz kadar fotoğraf üretebileceğimizi anladığımız zaman bilgi toplumu olmaya doğru büyük bir adım atmış olacağız.

Kamuyu İyileştirme

20 Ara

KAMUYU İYİLEŞTİRME İDARESİ BAŞKANLIĞI
KAMUYU İYİLEŞTİRME ÜST KURULU
YA DA EN İYİSİ KLASİK ADLARDAN DAHA FAKLI BİR ŞEY

Devletin sırtındaki yükler:

1. KİT’ler,

2. Kamu Kuruluşları.

KİT’ler devletin elinden çıkarılmalı fakat yok edilmemelidir.

SEK, YEM ve EBK tesisleri gerçek sahibi olan besicilere, GÜBRE SANAYİ yine gerçek sahibi olan çiftçilere, organizasyonlarını sağlamak amacıyla dahi bedelsiz verilmeliydi.

KİT’lerin tamamının özelleştirilmesi sonucunda Devletin hedefine ulaştığını varsayalım. Devlette halen yük olan diğer Kamu kuruluşlarını özelleştirme imkanı bulunmamaktadır. Gelecekte, eğitim, sağlık ve diğer hizmetler özelleşecektir. Bu tüm dünyada birkaç senede olacaksa Türkiye’de 50-60 senede olabilecek bir süreci kapsayacaktır. 1983-2003 yılları arasındaki 20 yıllık başarısız özelleştirme uygulamalarına baktığımızda, eğitim, sağlık gibi hizmetlerin özelleştirilmesinin kısa sürede olmayacağı açıktır.

Özelleştirmede neden başarılı olamadık? Tek sebebi var “Alt yapı oluşturmadan özelleştirme yapmaya kalktık”. Eğer alt yapı olsaydı özelleştirme kendiliğinden olacaktı. Yani, EBK besicilere bedelsiz verilseydi, besiciler EBK özelleşmesin diye Ankara’yı mesken tutar mıydı? Başka kurumlara geçerken maaş düşüşü olmasaydı, bürokratlar özelleştirmeye karşı dururlar mıydı? İşçiler işten çıkarılmadan başka kurumlara nakledilseydi Sendikalar karşı çıkarlar mıydı?

Bunlar artık geçmişte kalmalı ve artık ileriye bakmalıyız. Önümüzdeki dönem artık insanca sağlık hizmeti alma ve gelişmiş ülkelerin ulaştığı seviyede eğitim görme dönemidir. Bu dönemi kısa tutmak için ise iyi bir alt yapı oluşturulmalıdır. Bu alt yapı Tüm kamu Kuruluşlarını iyileştirme çabalarından başka bir şey değildir. İster bu hizmetlerin özelleştirilmesi olsun, ister bu hizmetlerin yerel yönetimlere devri olsun özlenen alt yapı tamamlanmadan başarı söz konusu olamayacaktır. 1983-2003 sürecinde olduğu gibi.

YEPYENİ BİR ORGANİZASYON

Amaç: Kamu kurum ve kuruluşlarının elinde atıl bulunan tüm kaynakların verimli kullanılmasını sağlamak.

Kaynaklar : İnsan kaynağı, Bilgisayar ve diğer teçhizat.

Kurum : Kamuyu İyileştirme Başkanlığı (KİB)

Görevleri : Kamu kurum ve kuruluşlarının en az kaynakla en yüksek hizmet verme anlayışını yerleştirmek.

KİB Organizasyonu (bundan sonraki bölüm hikaye şeklinde anlatılacaktır) :

KİB’in bir başkanı ve başkanın sekreteryası bulunacaktır. Sekreterya, telefonlara cevap verme görevi yerine KİB Başkanı adına işleri yürütecek bir birim olacaktır. Sekreterya dışında, KİB Başkanı yardımcısı ve vekili olmayacaktır.

KİB’de sadece Başkan yardımcıları değil, hiçbir şekilde yardımcı kadrosu bulunmayacaktır. Bu anlayış KİB’den başlayarak tüm Kamu kuruluşlarına yansıtılmalıdır.

Bir olay:

Bir işyerinde birinin Şef olması için dışarıdan baskı yapılmış. Ancak işyeri yöneticileri bu kişinin şeflik yapamayacağına karar vermişler. Fakat dışarıdan da baskı var. Sonunda o kişiyi Müdür Yardımcısı yapmaya karar vermişler. Yani şefin üstü. Bu şahıs, yapsa yapsa Müdür yardımcılığı yapabilir demişler.

Ne acı. Yetenekli şef oluyor; yeteneksiz, yeteneklinin üzerinde Müdür yardımcısı.

Bu ülkede yaşayan 70 milyon kişiden biri olarak ben böyle bir şeyi kabullenemiyorum. O nedenle kendimi, bu öneriyi yapmak zorunda hissediyorum.

ALT BİRİMLER

KİB’de Daire Başkanı, Şube Müdürü gibi birimler olmayacaktır. Dolayısıyla yardımcıları da olmayacaktır. Alt birimlerin tamamı Takım (ekip) olarak adlandırılacaktır. Her takımın bir direktörü olacaktır. Bu direktör KİB’deki en tecrübeli kişilerden seçilecektir. Her ekibin bir kaptanı bulunacaktır. Kaptan direktörden sonraki tecrübeli kişi olacaktır. Her takımda da bir raportör bulunacak ve kaptandan sonraki tecrübeli kişi olacaktır. Diğer ekip üyeleri uzman seviyesindeki kişilerden oluşacaktır. Hiçbir şekilde tecrübesi az olan, tecrübesi çok olanın üstünde görev alamayacaktır.

TAKIM ÇALIŞMASI

Belli dönemler halinde –bunlara turnuva dönemleri diyeceğiz- çözüme kavuşturulması gereken problemler masaya yatırılır. Bu problemlere verilecek örnekler şunlardır:

1. Hastanede sırada bekleyen hastaların daha az zahmetle muayene olmaları nasıl sağlanır?

(Şu olay bana çok komik geliyor. Sedyede yatan yaralıya şu evrakı baş hekim yardımcısına tasdik ettir de getir. Ya da gece hastaneye gitmişsiniz. İşlemleri bitirmeniz için sağlık karnenize Baş hekim mührünü vurdurmanız gerekiyor. Ancak mesai saati sonu olduğu için mühür kasaya kilitlenmiş. Deniyor ki, reçeteyi mühürletmeniz için yarın hastaneye gelin. Zannedersiniz ki Sultan Süleyman’ın mührü. Hani o mührü gerçekten Başhekim vursa amenna. Alelade bir memur bu görevi yapıyor. Madem gündüz bu görevi bir memur yapabiliyor, o halde gece de niye nöbetçi memur yapamasın. İşte bunun gibi binlerce düzeltilmesi gereken sebepler yüzünden Kamuyu İyileştirme Başkanlığı)

2. Vergi Dairelerine verilen beyannamelerdeki anlamsız uygulamaların kaldırılması

2003 yılın içinde mevzuata giren komik olan bir durum vardı. Maliyeye verilecek beyannamelerdeki rakamlar 50 bin ve 50 bin’in katları şeklinde olacak denmişti. 100’ün, 1000’in,100,000’in katı olurdu da 50,000’in katı olacağı kimsenin aklına gelmezdi. Aylarca internetteki Excel ile çözüm forumlarında bu konu tartışıldı. 50 ve katlarına bir rakam nasıl yuvarlanır diye. Fakat sonunda maliye bunu 100 bin’in katı diye düzeltti; ancak bir çok vergi dairesinde yine 50 binin katı şeklinde uygulama yapılmaktadır.

Yine 2003 yılı içinde çıkan bir mevzuata göre kamu kuruluşlarının yapacağı bir kısım mal ve hizmet alımlarında katma değer vergisinin % 50′si, diğer kısım mal ve hizmet alımlarında ise hesaplanan katma değer vergisinin 1/3′ü kesilir diyor. –Hem % 50 kullanılmış hem 1/3. % 50, yüzde ellidir. Fakat 1/3, yüzde otuzüç nokta otuzüç otuzüç otuzüç otuzüç otuzüç diye gider.

Ne olurdu hiç ayırım yapılmasaydı. Ya hepsi % 50 olsaydı. Ya da hepsi % 40. Yanlış yapılacak her bir işlemin devlete maliyeti hesaplansa belki KDV tahsil etmekten vazgeçilecek.

Bu ülkede yaşayan ve belli bir zeka düzeyine sahip biri olarak bu tür acayipliklere göz yummamam gerektiğini biliyorum ve o yüzden KİB’i öneriyorum.

3. KİB’de odacı, daktilo memuru ve yazı işleri birimi olmayacak.

Her takım yazışmalarını kendisi yapacak. Hiç yazışma tekniği bilmeyen yeni bir eleman bile, yine KİB’in bilgisayarda oluşturacağı yazışma tekniği şablonunu kullanarak yerli yerine oturan bir yazıyı yazabilecektir. Yazıcı çıktısından yazıyı aldıktan sonra imzaya hazır hale getirecektir. Bu işlem imzalar dahil en fazla 10 dakika içinde bitecektir. Bir çok kamu kuruluşunda şu yapılmaktadır.

a) Yazıların müsvettesi yazılmaktadır.

b) Müsvette daktilo memuruna verilmektedir.

c) Yazıyı yazana geri gelmektedir.

d) Yanlış yoksa imzaya gitmektedir. Yanlış varsa daktiloda yeniden yazılmaktadır.

Bu sürenin 30 dakikadan az olması mümkün değildir. Diyelim 20 dakika oldu. Diğerine göre yine 10 dakikalık bir zaman kaybı. Tüm kamu kuruluşlarında günde 1000 adet yazışma yapılıyorsa toplam zaman kaybı yaklaşık 21 günlük iş kaybına denk gelmektedir. Türkiye’de 1000 adet (Merkez ve taşra teşkilatı olarak) kuruluş olduğunu düşünürsek 1000 adet daktilo memurundan ve şefinden tasarruf edilmiş olacaktır).

4. Daktilo ve yazı işleri servisi olmayan birimde doğal olarak işi evrak taşımak olan odacılar da bulunmayacaktır.

Yazısını yazan hiyerarşik düzende imzaların hepsini tamamlamak için yazıyı kendisi dolaştıracaktır. Hiyerarşik düzenden şu anlaşılmamalıdır. Memur yazıyı yazar, şefine verir. Şef yazıyı okur, Müdür yardımcısına götürür. Müdür Yardımcısı yazıyı paraflar, Müdürüne götürür. Müdür yazıyı imzalar, Başkanına götürür. Başkan yazıyı imzalar, Genel Müdürün onayına götürür. Bu şekildeki bir sirkülasyonun bir gün içinde binlerce kez yapıldığını zannediyorum. Bin tane kurum, her kurumun 10 biriminde, günde 10 tane bu şekildeki bir sirkülasyonda yüzbin kere bu işlemler tekrarlanıyor demektir. Bu şekildeki bir çalışmanın memlekete faydasının olmadığını gören biriyim.

5. Temizlik, yemek ve güvenlik hizmetleri özel şirketlere yaptırılacaktır.

Yemek hizmeti bedeli çalışanlardan karşılanırken, diğer hizmet giderlerini devlet karşılayacaktır.

6. Araç ve şoför olmayacaktır.

Bu hizmetler de özel firmalardan kiralanacaktır. Bir şoförün yıllık maliyetinin 20 milyar olduğunu kabul edersek, bir yıl içinde 20 milyar liradan daha az bir maliyetle hizmet satın alınabilecektir. Bir kurumda 10 şoför ve bu şoförlerin işlerini takip etmekle görevli bir memur, bir şef olduğu düşünülürse yıllık maliyetin 200-250 milyar civarında olacağı açıktır. Yine bin kurum için ortalama 4 bin görevlinin maliyeti 80 trilyon lira gibi bir paraya denk gelmektedir. Tüm kamu kurumlarının araç ve şoför hizmeti için bu paranın torpille işe girdiği için iş yaptırılmayan kişi yerine girişimciye aktarılacaktır. Bu yaklaşım her yönden daha iyi bir yaklaşımdır.

7. Bilgisayarlar en etkin bir şekilde kullanılacaktır.

Bilgisayarlar, kullanmayı hak edecek personele verilecektir. Bunun için bir yöntem belirlenecektir. Bu yöntem yine bu Kurumun uzmanları tarafından belirlenecek ve burada uygulandıktan sonra diğer kamu kurumlarında uygulanmaya başlayacaktır. Bilgisayarı kullanabilme becerisi gösteremeyen bir memura kesinlikle bilgisayar verilmeyecektir. Şu anda kamuda sadece oyun oynanan ve hiç iş yapılmayan binlerce bilgisayar vardır. Kaba bir hesapla kamudaki bilgisayarların yarısı atıldır ve oyun oynamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Her memur bilgisayar istemektedir ve bilgisayar verilen memur kesinlikle arzulanan işi yapmamakta veya yapamamaktadır.

Özelleştirme

20 Ara

Temel, Dursun’ a evi satar ve borç da verir…

Az sonra Temel hafiften uyanır gibi olur ve hanımına sorar:

-Yav Fadime, cepte para kalmadı; ev de yok… Bu nasıl alış-veriş?… ”

-Temel ha bu senin yaptığın ev satışı falan değil… Sanki bir çeşit özelleştirme gibi bir şey…”

ÖZELLEŞTİR(E)ME

Türkiye’de özelleştirme uygulamalarına sadece teknik yönüyle bakılmıştır.

• KİT’ler zarar etmektedir.

• KİT’lere devlet kaynak aktarmaktadır.

• Halbuki bu kaynaklar daha verimli yerlere aktarılabilir.

Teknik yönüyle doğru olan bu düşünce, sosyal yönüyle ele alındığında farklı bir mecraya doğru yol almaktadır.

KİT’ler zarar etmektedir = Bilanço tekniği açısından doğru bir ifade. Sosyal açıdan ise yanlış.

KİT’lere devlet kaynak aktarmaktadır. = Sonuç itibariyle aktarmak ZORUNDADIR.

KİT’lerde sayısı her an değişmekte olan işçi memur çalışmaktadır. Bu insanların sıfatı devlet memuru veya devlet işçisidir. Bu insanları oraya devlet almış ise, KİT’in üretim yapıp yapmamasına bakmaksızın kar etse de etmese de bu ücreti ödeyecektir. Kural : Sosyal devlet hiçbir evladını sokağa atmaz.

Halbuki bu kaynaklar daha verimli yerlere aktarılabilir Bu ifade sadece KİT’ler için değil, diğer tüm kamu kurumları için de geçerlidir. Amacı gelir sağlamak olmayan bir çok kamu kuruluşunda 5 kişinin yapacağı bir işi 15 kişi yapmaktadır. Bu herkes için doğru bir görüştür. Fazladan çalışan 10 kişi de aynı tespitte bulunmaktadır. Burası KİT olmamasına rağmen devlet bu 10 kişiye kaynak aktarmaktadır ve aktarmak zorundadır. Çünkü bu 10 kişi devletin evladıdır.

Özelleştirme batıda nasıl başarılı oldu?

Gelişmiş ülkelerde: Bu ülkelerin nüfus yapısı ile Türkiye’nin nüfus yapısı birbirinden farklıdır. Genç nüfus bu ülkelerde az olduğundan, özelleştirilen kurumlardan eleman çıkarılması söz konusu değildir. Çalışan arzı az olduğundan (dolayısıyla işgücüne talep fazladır), ücretlerin düşmesi söz konusu değildir. Zaten sosyal devlet olma özelliğini koruyan gelişmiş ülkelerde refah seviyesini düşürecek ücret politikasının uygulanması mümkün değildir. Öyle ise bu ülkelerde özelleştirme uygulamaları daha az sancılı olarak gerçekleşecektir ve öyle olmuştur.

Sosyalizmden, serbest piyasa ekonomisine geçen ülkeler: Bu ülkelerde özel mülkiyet olmadığından, her işin sahibi devletti. Devlet; vatandaşının iş, aş ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak durumundaydı ve karşılıyordu. Maaşlar ve gelirler oldukça düşük olduğundan refah seviyesi batıya göre yok denecek kadar azdı. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, bu ülkeler, diğer dünya ülkeleri ile karşı karşıya kaldılar. Artık devlet işletmeci olamazdı. Kötü ekonomiden ancak özel mülkiyet ile kurtulabilirlerdi. Çünkü özel mülkiyette daha verimli çalışılacaktı ve refah seviyesi yükselecekti. Nitekim öyle de olmuştur (İstisnalar olabilecektir).

Ne Sosyalist, ne de serbest piyasa ekonomi düzeni uygulayan Türkiye: Türkiye, batı ülkeleri içinde genç ve çocuk nüfusuna en çok sahip olan ülkedir. Bu ise iş gücü arzının yüksek olduğunu göstermektedir. İş nüfusu arzı yüksek olan bir ülkedeki girişimci, istediği ücrette (asgari ücretin altında kalmamak kaydıyla) işçi çalıştırabilir. Türkiye’de yapılan özelleştirmede durum batıdakinin tersine işlemektedir. Batıda özeleştirme, eleman çıkarmamak ve önceki üretimi artırmak şartıyla yapılmakta, buna göre tedbirler alınmaktadır. Gerektiğinde 1 Mark gibi sembolik rakamlarla fabrikalar devredilmektedir. Amaç; istihdamın devam ettirilmesidir. Gerektiğinde gelir seviyesi düşmemesi için, girişimcilere vergi indirimi gibi kolaylıklar da sağlanmaktadır.

Bizde ise Özelleşen işletmelerde çalışanların tamamı başka kurumlara geçirilmekte veya devletçe tazminatları ödenerek işten çıkarılmaktadır. Bir çok işletme üretim yapmak amacıyla değil, rant elde etmek için satın alınmaktadır.

Burada sosyal devlet (Sosyalizmle karıştırılmamalıdır. Batılı her ülke aynı zamanda sosyal devlet olma gereğini yerine getirmektedir); “Ben cepten o kadar para veriyorum. Kâr edemiyoruz. Ama özelleştirme ile bu kadar gelir devlette kalacak. Verimli iş yapacağız” diyemez. Teknik olarak doğru olan bir düşünce, yakın gelecekte açacağı sosyal yaralar nedeniyle, tedavisi imkansız sonuçlar doğuracaktır (Şu andaki buhranın sebebi, özelleştirme uygulamalarına 20 yıldır sadece teknik yönden bakılması sonucudur).

Nedir buhran?

Anne baba ve iki çocuklu bir aile düşünün. Baba özelleştirmeden dolayı işsiz kalmış ya da daha düşük (refah seviyesini düşüren) bir ücretle başka işte çalışıyor. Şimdi bu ailenin yaşadığı yeni durum teknik yönden izah edilemez. Yani, bu vatandaşımızın refah seviyesi düştü ama devlet kâr etti (??!!). Ancak sosyal yönü düşünülürse bu ailenin (bu ve benzeri binlerce ailenin varlığını düşünün) içinde bulunduğu buhrandan çıkış yolları bulabilirsiniz. 20 yıldır özelleştirme uygulamaları devam etmektedir ancak bir sonuca ulaşılamamıştır. 1983 yılında doğan ve üniversiteye giremeyen kız çocuklarımız bu gün iş aramaktadır. O yıl doğan ve üniversiteye giremeyen delikanlılarımız şu anda ordunun bir neferi olarak askere gitmekte ve 2 yıl sonra ise başka bir ordunun, işsizler ordusunun neferi olarak karışımıza çıkacaklardır.

Word’de Tablolar (e-kitap)

20 Ara

Bu belge elektronik kitap olarak yazılmış ve ücretsiz bir şekilde dağıtılmıştır. Bu belgeye dünyanın her tarafından www.excel.gen.tr ve www.gokmen.gen.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

Yine bu belgenin çevrenizdekilere de yardımcı olacağınızı düşünmeniz halinde serbestçe dağıtabilirsiniz.

Faydalı olması dileğiyle.

Cemil GÖKMEN
08/02/2007
Ankara

E- kitabı AÇ

Excel ile Muhasebe

20 Ara

(Yazılar Sayın Hakkı Öcal’ın aynı tarihli e-postalarından alıntıdır)

1 Nisan 2000

Mektubunuzdaki güzel ve sıcak ifadeye mi değinmeli? Yoksa eklediğiniz muazzam çalışmaya duyduğum gıpta ile karışık hayranlığa mı? Bilmiyorum.

Ama ben size sizin gibi bir yazar olarak söyleyeyim ki; olağanüstü bir çalışma bu. Harika bir çalışma. O kadar ilgimi çekti ki, gece bir kaç saat daha fazla çalışma pahasına, yaptığım işi bırakıp, yazıyı tümüyle okudum.

Ama Excel kullanımında ulaşmış olduğunuz ustalık ve bunu ustaca anlatmanız, her türlü taktirin ötesinde.

Ellerinize sağlık.

4 Nisan 2000

Tekrar binlerce kere ellerinize sağlık.

12 Nisan 2000

Artık teşekkürle karşılanamayacak bir eserle ve ona vücud veren bir çabayla karşı karşıya olduğumu biliyorum.

Söyleyeceğim tek şey, ellerinize sağlık; size gıpta ediyorum.

13 Nisan 2000

Bir kere daha. ellerinize sağlık.

Sizin gibi bir dostum olduğu için kıvançlıyım.

1 Ağustos 2000

Bilgiyi paylaşma, eğer ülkemizde de eski ahlakımızın yeniden canlandırılması ile bir gelenek olacaksa, bunun öncüleri arasına girdiniz. Sizi kutlarım; size aynı ulusun bir ferdi olarak şükranlarımı sunarım.

Siz bir öncüsünüz; öndersiniz. Sizi tanıtmak, bütüüün okuyucu gençlere iyi bir rol modeli sunmak demektir.

PC LIFE Dergisi Makaleleri

20 Ara

PC LIFE DERGİSİNDE YAYINLANAN MAKALELER
YIL AY Program MAKALE ADI
2000 Eylül Excel Küçük Fakat Faydalı bir makro
Ekim Excel Makrolara Devam
Kasım Excel Puan Cetveli
Aralık Excel Finansman Hesapları
2001 Ocak Word Ödev Kapağı
Şubat Excel Devresel Ödeme ve Senaryo Uygulamaları
Mart Excel Sayıları Yazı ile Yazdırma
Nisan Excel Fatura Uygulaması
Mayıs Excel Formlardan Veri Tabanı Kaydı
Haziran Excel Sayı Üçgeni ve Şaşırtıcı Özellikleri
Temmuz Word Adres Mektup Birleştirme

Cemil GÖKMEN

Dergahtan içeri eğri girmez