Çocukluğumun en güzel günleri diye andığım yıllar, gecekonduda oturduğumuz yıllardı. Ankara’ya 1966 yılında, 4 yaşındayken geldik. Kısa bir süreliğine (bir yıldan az) Aydınlıkevler’de bir betonarme binada oturmuş, sonraki 8 yıl boyunca gecekondularda yaşamıştık. 7 yıl boyunca Altındağ İlçesi Atıf Bey Mahallesindeki 14. Sokak, 7/C numaralı gecekondu, ailemizin tek sığınağıydı. Evimizin konumu ayrı bir hikâye. Fakat benim anlatacağım, günümüzde e-postalarla milyonlarca kişiye ulaştırılan Şehir Efsanesi türünden bir maceraydı. Ama ne macera!
Gecekondu mahalleri, birbirine bağlı sokak ve aralıklardan oluşurdu. Evler birbirine o kadar yakın yapılmıştı ki, bazı aralıklardan iki insan yan yana zor geçerdi.
Dar yolun hemen kenarında (kaldırım ne kelime) bir kapı olabilirdi. O kapıdan önce bir sahanlığa giderdiniz. Sahanlığın sağ tarafında yine bir kapı. Bu kapıdan bir eve geçilirdi. Sahalığın giriş kapısının karşısında bir kapı daha vardır. Bu kapı genel bir kapıdır. O kapıdan içeri girdiğinizde beş altı basamaklı merdiven çıktığınızda bir kapı daha görürdünüz; o da diğer bir evin kapısıdır. Tahta merdiveni kıvrılıp, dokuz, on basamak daha çıktınız mı, apartmanların ikinci katı gibi bir başka hanenin kapısını görürdünüz. Bu evin bir odası dar aralıktan girdiğiniz sahanlığın hemen üstünde olabilirdi.
Kare şeklindeki o sahanlığın üç tarafındaki kapıdan bahsettik. Dördüncü taraf, yani dış kapıdan girildiğinde sol taraftaki duvarda da bir kapı, daha doğrusu kapı çerçevesi vardı, fakat o girişin ne işe yaradığını hiç kimse bilmezdi. Biz 10-11 yaşlarındaydık ve o kapının boyu bizim boyumuzdan daha kısaydı. Dahası, içeriye doğrudan giremezdiniz. Kapı önünde kocaman bir kaya vardı ve o kaya içeriye direkt girmenize engel oluyordu. O kayanın üzerine sürünerek çıkmaktan başka çareniz yoktu. Çıktıktan sonra içeride sadece oturur vaziyette kalırdınız. Bir kaya oyuğunu andıran yerin içi ise zifiri karanlık. Eğer kapıdan içeri bakarsanız ve korkmadan 30 saniyeden daha fazla karanlığa bakarsanız, içerideki nesneleri hayal meyal seçebilirdiniz Burası saklambaç oynandığında saklanılacak en güzel yerdi.
İşte bir saklambaç anı. Arkadaşım Ercan (Aydos) ve ben o garip oyuktayız. Oyuğun dibine tünemiş vaziyetteyiz. İki kişiyiz, çünkü tek başına oraya girmeye kimse cesaret edemez.
Ebe, saklanan çocukları arıyor. Kimini sobeliyor, kimine sobeleniyor. Bütün herkes bulunmuş, sadece Ercan ve ben yokuz. Oynadığımız alandaki tüm saklanılacak yerlere bakılıyor, fakat ikimiz bulunamıyoruz. Aslında ebe saklandığımız yere en az üç-dört kere gelmiştir. Kapı çerçevesinden kafayı uzatmıştır; içeriye pür dikkat bakmasına rağmen bizi görememiştir. Biz Ercan’la ebenin gözlerinin içine bakıyoruz, gözbebekleri parlıyor, fakat o dışarıdan geldiği için bizi göremiyor, henüz gözleri karanlığa alışık değil. Biraz daha uzun süre baksa belki bir şeyler görecek, ancak uzun süre karanlığın içine bakmaktan korkuyor.
Biz dışarıdaki sesleri duyuyoruz. Diğer arkadaşlar, “hiçbir yerde yoklar, olsa olsa, oradadırlar” diyorlar. Ebe, “kaç kere baktım yoklar” diyor. Diğer oyuncular da başlarını uzatıyor, fakat bizi yine göremiyorlar. İyi ama nerdeyiz?
Bu durum Ercan’la benim çok hoşuma gidiyor. Biz de inat ettik çıkmıyoruz. Madem görünmez olduk, keyfini çıkarmak istiyoruz. Artık saklambaç oyunu unutulmuş, tüm çocuklar bizi arar olmuşlardı. Bir yerden bir ses; “Burada yoklar”. Daha uzaktan başka bir ses “Burada da yoklar”.
Herkes bizi merak ediyor. Tüm çocuklar bulunduğumuz yerden uzaklaşınca, Ercan’la beraber, sessizce oradan çıktık. Bir müddet sonra bizi gördüler. Hepsi birden nerede olduğumuzu soruyorlar, daha doğrusu merak ediyorlar. Çünkü adeta yer yarılmış içine girmiştik, kaybolduğumuz süre içinde.
“Oyuğun içindeydik.”
…
Herkes hayretle birbirine bakıyordu. Ebe, “Hayır, oyuğun içinde değildiniz, ben oraya kaç kere baktım, yoktunuz.”
“Valla oradaydık.”
Bir başka çocuk: “Ben de baktım, orada yoktunuz.”
Kimseyi inandıramıyorduk. Aklıma bir muziplik geldi. “Ordaydık, ama bizi göremezdiniz, çünkü oranın daha ilerisindeydik. Biz içeri girince, dipteki duvara yaslandık. Öylece beklerken, duvar hareket etti. Orada bir dehliz varmış içine girdik.”
Pek inanmadılar tabi. Biz ısrarla gerçek olduğunu söylüyorduk. İnanmazsanız gidin bakın dedik.
“Hadi bakalım”.
Hepimiz o sahanlıktayız.
“Hadi gir içeri, en dipteki kayayı itekle kapı açılsın.”
Girer gibi yapıyor, ancak hemen geri çekiliyor. Zaten içeri girmeye cesaret isterdi, bir de böyle bir durumun var olma ihtimali arkadaşlarımızı iyice korkutuyordu.
Olanları –sanki- gerçekten yaşamışız gibi anlattığımız için, şaka yapmadığımızı anlamışlardı. Bizden her ayrıntıyı anlatmamızı istiyorlardı. Biz de senaryoyu devam ettirdik.
“Duvar arkamızdan açılınca onun bir kapı olduğunu anladık. Aşağı inen merdivenler vardı.”
“Merdivenler nasıldı?”
“Çok, küçüktü. Duvarlarda küçük küçük meşaleler vardı. Biz zar zor sığıyorduk o dehlize.”
“Yalan söylüyorsunuz.”
“İnanmazsan sen gir kendin gör.”
“Ben yalnız giremem.”
“O zaman beraber girelim.”
“Tamam, ama önce sen gireceksin.”
Ben veya Ercan içeri giriyoruz, buna rağmen, arkadaşlarımız cesaret edip içeri yine giremiyorlar. Anlattıklarımızın yalan olma ihtimali vardı, ama ya gerçekse…
“Peki, sonra ne gördünüz?”
Çapraz sorgularla, bizim açığımızı yakalamaya çalışıyorlar, fakat biz açık vermeden anlatmaya devam ediyoruz.
“Biraz daha aşağıya inince gözlerimize inanamadık. Parmak boyunda insanlar gördük (yok daha neler).”
Yine inanmayanlar var. “İnanmıyorsan gel beraber girelim, arkadaşım.”
“Yok, ben giremem.”
Onlar korktukça, biz kollarından tutuyoruz ve ısrarla “Ya korkma, beraber gireceğiz” diye o kapıya doğru çekiştiriyoruz. Böyle daha inandırıcı oluyor.
“Sonra ne oldu?”
“Sanki bir toplantı yapıyorlardı. Bir süre sonra bizi gördüler. Önce çok telaşlandılar, ama sonra onlara bir şey yapmayacağımızı anladılar.”
Yarım saat daha anlattık. Bize yemek verdiler, tekrar gelmemizi istediler dedik derken, sahanlığın üstünde oturan genç bir bayanla komşusu sahanlığın kapısından çıktı. Genç bayan bizi komşusuna gösterdi.
“İşte bunlar görmüş” dedi.
Diğer teyze; “Ne gördünüz” diye sordu.
Biz de arkadaşlarımıza anlattıklarımızı ona anlattık. Sanırım aklı başında biriydi ki, “Yok kız bu anlatılanlar doğru değil. Hadi gir evine” dedi.
Genç kadın, “ben artık o eve giremem, akşam kocam gelmeden içeride duramam” dedi. Baktık iş ciddiydi. Genç kadın, pencereden bizim konuştuklarımızı duymuş. Korkudan komşusuna gitmiş. Duyduklarını anlatmış. Kadıncağız çok korkmuştu. Artık biz de bu oyunu devam ettirmemeliydik.
“Anlattıklarımızın hepsi şakaydı.”
“Hayır, biraz önce arkadaşlarınıza anlatırken çok ciddiydiniz, o dediğiniz yerde gerçekten var o şeyler. Ben kocam gelmeden eve girmem.”
“Teyze valla şaka yaptık, anlattıklarımızın hiçbiri doğru değil.”
Bu defa arkadaşlarımız da yalan söylediğinize inanmıyorlardı. Anlattıklarımızın büyüsüne kapılmışlar, belki de böyle bir şeyin doğru olmasını, çocuk akıllarıyla daha çok istiyorlardı. Ancak bizim şu andaki tek derdimiz, çok korkmuş olan teyzeyi, sakinleştirmekti. Zar zor ikna edildi. Böyle bir şeyin olmadığına herkes inandı.
O genç teyze, korkmasaydı ve bizden duyduklarını, orada oturanlara, sanki bizden değil de başkasından duymuş gibi anlatsaydı sonuç ne olurdu? Sanırım bir müddet sonra bir arkadaşımız yanımıza gelip, “Cemil, Ercan, sizin anlattığınız şey doğruymuş, başkaları da görmüş” demez miydi? Bu defa korkma sırası Ercan’la bana gelmez miydi? İyi ki o gün oradayken kapı açılmamış, ya açılsaydı, derdik. Yani kendi uydurduğumuz masala kendimiz de inanırdık. Tıpkı günümüzde e-posta ile gelen “aidsli iğenelere, böbreği çalınmış ve buz dolu küvete yatırılmış insanlara” inandığımız(!) gibi.
Teknolojinin bu günkü kadar evlere inmediği dönemlerde “Şehir Efsaneleri” bu şekilde kulaktan kulağa yayılıyormuş…
Cemil Gökmen
BU HİKADEKİ YER ATTİLLALARIN EVİN ALTINDAKİ KÜÇÜK MAĞARA DEĞİLMİ.
HİKAYEYİ DİNLEYİNCE ESKİ GÜNLERE DÖNDÜM YİNE ÇOK GÜZEL OLMUŞ ELİNE SAĞLIK.
yazıyı babama okuttum çok beğendi ellerine sağlık.bizi ziyaretinizden beri bir şeyler yazayım diyorum.ama sizleri görmekten dolayı duyduğumuz mutluluğu ifade edecek kelime bulamıyorum. bu arada günlerdir iş yerindekilere arkadaşlarım geldi diye ballandıra ballandıra anlatıyorum.hepinize uzun sağlıklı ömürler sıklıkla görüşmeyi çok isterim.çukoda dahil herkesin selamı var