Archive for the ‘Hakkımda’ Category

Yardımlaşma böyle olmalı…


06 Şub

Telefonun karşısındaki sesin sahibini görmeyeli 26 yıl olmuştu. Ondan önce de 10 yıl kadar bir süre görüşmemiştik. Bahsettiğim kişi 1975 yılında ayrıldığım Atıfbey Mahallesi (Altındağ)’ndeki çocukluk arkadaşım Reyhan (Demirel)’dı.

Turizm Fuarı düzenleyen Aydınlıkevler’den arkadaşım olan Yusuf (Erdem)’tan telefonumu almıştı. Turizm fuarında görüşmek üzere randevulaştık.

Buluşmaya ablası Ayşegül ile gelmişti. Reyhan Hacettepe Üniversitesi Kütüphanecilik, Ayşegül Abla ise Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi mezunuydu.

Atatürk Kültür Merkezindeki fuarda buluştuğumuzda birbirimize bir başka sürprizimiz daha vardı. Nerede oturduğumuzu sorduğumuzda neredeyse komşu olduğumuzu anladık. İkimiz de Eryaman’da oturuyorduk.

Emrullah Amca (babası) ve Habibe Teyze (annesi)’nin de Eryaman’da olduğunu öğrenince, Atıfbey mahallemizin Emrullah Amcası ve Habibe Teyzesini ziyaret etme arzusu doğdu.

***

Bu görüşmemizin üzerinden bir hafta kadar bir zaman geçmişti. E-posta mesajımı kontrol ettiğimde, çocukluğumun geçtiği sokakları yazdığım yazıya bir yorumun geldiği mesajını gördüm.

Yorum, 35 yıl içinde bir kere, o da 20 yıl kadar önce 15 dakika kadar bir süre gördüğüm çocukluk arkadaşım Ercan (Aydos)’dan idi.

Sanal ortamda haberleşmeye başladık. Birkaç gün sonra eski günleri yad ederken, bir hafta önce de Reyhan’la karşılaştığımdan bahsettim. Emrullah Amca ve Habibe Teyze’nin Eryaman’da oturduğunu söyledim. Ercan da Etimesgut’ta oturuyordu.

Birkaç gün sonra cumartesi idi ve biz o gün bir sürprize karar vermiştik. Ben Emrullah Amcamızı ve Habibe Teyzemizin elini öpmeye yalnız geleceğimi telefonla Reyhan’a bildirdim. Onlarda da bir tereddüt oluşmuş. Yalnız gelecekmiş gibi konuşmuştum, ancak acaba eşim çocuklarımı da getirir miydim, diye akıllarından geçirmişler.

Demek ki, Atıfbey Mahallesinin 14. Sokağın yaramaz çocuklarının planı tıkır tıkır işlemişti. Ercan ile önceden buluştuk. 2. Etapta, Reyhan’ın bana önceden tarif ettiği yere geldik. Fakat tarifle evi bulmak mümkün olmadı. Reyhan’ı telefonla aradım. Olduğum yerde beklememi kendisinin aşağıya ineceğini söyledi.

Acaba Ercan Reyhan’ı, Reyhan Ercan’ı tanıyacak mıydı? İleriden gelen Reyhan’ı önce Ercan gördü. “İşte, geliyor” dedi. Yan yana geldik. Reyhan Ercan’ın yüzüne baktı. Ercan “beni tanıdın mı” diye sordu. “Tanımaz olur muyum, Ercan’sın” diye cevapladı ve yıllar öncesinde, sadece 30-35 yıl kadar verilmiş ara, çocukluk arkadaşlarının birbirlerine sarılmalarıyla, sanki 30-35 gün öncesine kadar görüşüyorlarmış mesafesine kadar inmiş oldu.

Evlerine gittiğimizde Emrullah Amca, Habibe Teyze ve Ayşegül abla için de sürpriz ziyaretin hoş izleri yüzlerine yansıdı. Burada anlatılamayacak kadar güzel bir karşılamaya şahit olduk.

Oturduk. Geçmişle ilgili konuştuk. Emrullah Amca geçmişle ilgili o kadar güzel şeyler hatırlıyor ki, dinlerken şaşırmamak elde değil.

Benim, arada sırada geçmişle ilgili anılarımı yazdığımı öğrenince Emrullah Amca, sanki bir dertten muzdaripmiş gibi “Oğlum ben sana bir şey anlatayım da, sen onu da yaz” dedi.

***

Mahallemiz, Bent Deresinin Aktaş’tan Dışkapı’ya doğru akış yönüne göre sağ tarafında kalmaktadır. Sol tarafı İsmatpaşa Mahallesinin bulunduğu taraftır.

Bizim kuşak Bent Deresini görmemiştir. Biz doğmadan önce üstü kapatılmış ve yol yapılmıştı. Bizler Bent Deresini bilmediğimizden, semtin adı olarak Bentderesi’ni bilirdik.

Emrullah Amca, mahallemizin hemen kıyısından geçen derede balık avladıklarından bahsetti.

Alttan akan dere üstündeki yoldan karşıya geçip, solunuzda kalan Işık Sinemasından 50-100 m kadar ileriye gittiğinizde sol eli bileğinden itibaren olmayan, uzun boylu, ince yapılı, kasketi ile dolaşan bir amca görürdünüz. İsmetpaşa Mahallesindeki, Turgut Reis İlkokuluna gidiş ve gelişlerde onu o bölgede görmek, her zaman için mümkündü.

O bölgedeki bakkal, manav, fırın gibi işyerlerinin mallarını ya arabadan indirir ya da arabaya yüklerdi. Evet, tek eli olamayan fakat her zaman dik duran kişiden bahsediyorum.

Sırtını kambur yaparak eşya taşırdı ancak yaptığı işin, evine ekmek götürmek gibi kutsal bir görev olduğununbilinci içinde hep dik dururdu.

Babamın işyeri de İsmetpaşa’daydı ve bu amcanın evimize zaman zaman sırtındaki küfe ile eşya getirdiğini Emrullah Amca’nın deyişinden hatırladım. Rahmetli babam, çarşı, pazardan aldığı bazı yükleri bu amcaya teslim eder ve eve yollardı.

İşte Emrullah Amca’nın yazılmasını ve unutulmamasını istediği şey, bu amca ve küfesi ile ilgiliydi. Bundan sonrasını Emrullah Amca’dan dinleyelim.

“O dönemde, durumu iyi olan mahalle sakinleri, çarşıdan aldıkları sebze, meyve ve gıda malzemelerini amcanın küfesine doldurur ve eline verdiği adres yazılı kâğıtla fakir ailenin evine yollardı.

Sırtındaki ağaçtan örülü küfenin her adımda çıkardığı ses çok hoşumuza giderdi. Gıcırdardı, fakat insan kulağını tırmalayan bir gıcırtı değildi.

Adres bulunur, muhtaç aileye emanet teslim edilirdi. Hiç kimse bu erzakın kim tarafından gönderildiğini bilmezdi. Bu durumu gören çevredekiler de, bunun yardım malzemesi olduğunu bilmezdi. Böyle olunca da yardım alan –kötü bir şey değil fakat- rencide olmazdı.

İşte bizim o gecekondu mahallelerimiz böyle haysiyetli vatandaşların yaşadığı mahallelerdi.”

Şimdiki yardım adı altında yapılan reklam ve propagandalara bakınca Emrullah Amca’nın bu türden hadiselerin unutulmaması gerektiğini söylemesi daha iyi anlaşılıyor.

Ah, O günler!


30 Oca

Çocukluğumun en güzel günleri diye andığım yıllar, gecekonduda oturduğumuz yıllardı. Ankara’ya 1966 yılında, 4 yaşındayken geldik. Kısa bir süreliğine (bir yıldan az) Aydınlıkevler’de bir betonarme binada oturmuş, sonraki 8 yıl boyunca gecekondularda yaşamıştık. 7 yıl boyunca Altındağ İlçesi Atıf Bey Mahallesindeki 14. Sokak, 7/C numaralı gecekondu, ailemizin tek sığınağıydı. Evimizin konumu ayrı bir hikâye. Fakat benim anlatacağım, günümüzde e-postalarla milyonlarca kişiye ulaştırılan Şehir Efsanesi türünden bir maceraydı. Ama ne macera!
(daha fazla…)

Canım Öğretmenim


20 Ara

Okul tatile girdikten birkaç gün sonra bitirme sınavları için okula gider, yazılı ve sözlü sınavdan geçerdik.

Artık 5 yıl okuduğumuz okulumuzda misafir gibi hissederdik kendimizi. Büyüdüğümüzü de düşünürdük. Belki de böyle duygular içinde canımız öğretmenimizden ayrılmanın hüznünü doya doya yaşamazdıkŞimdilerde ilkokuldan mezun olan öğrencilerin, öğretmenlerine sarılarak ağlamaları bize yabancıydı.

Bu şekildeki ayrılığın hüznünü yaşayamadığım öğretmenimi, sonraki yıllarda hep özlemle andım. Hâlbuki benim sadece 4. ve 5. sınıftaki öğretmenimdi. Adı Dürdane Meydanlıoğlu idi. Ortaokul, Lise, derken Üniversite bitti. Hep öğretmenimle bir yerlerde karşılaşmayı ümit ettim. Tabi 1968-1973 yıllarında Turgut Reis İlkokulunda okuyan arkadaşlarımı da.

Yıllarca acaba öğretmenimi görebilir miyim diye düşünürken birden internetin içinde bulduk kendimizi. Artık istediğimiz her şeye ulaşabiliyorduk. Türk Telekom’un 118 servisinden sadece soyadına göre birini bulmak zordu, fakat Türk Telekom’un sitesinden soyadından tanıdıklarımıza ulaşmak hayli kolaydı.

İnternetten bulduğum Meydanlıoğlu soyadlı kişileir arasam, acaba öğretmenim karşıma çıkar mıydı? Ya bu telefonlar öğretmenimin değilse. Ya da telefona çıkan kişiye ben ne diyecektim. Aradan 30 yıldan fazla zaman geçmiş, ben öğretmenimi arıyordum, acaba bu telefon öğretmenime ait mi? diye mi soracağım. Ya telefonlar başkasına aitse ve beni terslerlerse. İki yıllık arayışın sonunda karar vermiştim. Ankara’dadaki telefonları arayacaktım. Bulduğum telefonları aradım. Telefonlar cevap vermiyordu. Geriye Tokat’ta bulunan M. soyadlı kişileri aramak kaldı. Aradım ve kendimi tanıttım:

- Ben Ankara’dan arıyorum. Dürdane Meydanlıoğlu isimli ilkokul öğretmenim vardı. Acaba aynı soyadı taşıdığınıza göre akrabanız mı oluyor?

- Evet, eşimin yengesi olur. Kendileri Ankara’da oturuyorlar.

Çok şükür öğretmenimin Ankara’da olduğunu öğrenmiştim. Hatta Ankara’da bulunan telefonlardan birinin Öğretmenime ait olduğunu da öğrenmiştim.

Aynı gün, birkaç saat sonra tekrar aradım.

- İyi günler. Dürdane Meydanlıoğlu ile görüşecektim.

- Kim arıyordu?
-

Nasıl heyecanlı olduğumu anlatmaya her halde gerek yok. Telefondaki sese kendimi tanıttım. O kişi öğretmenimi çağırmıştı. Biraz sonra telefondaki ses öğretmenimin sesiydi:

- Öğretmenim, ben 1973 yılında Turgut Reis İlkokulundan mezun ettiğiniz öğrencilerinizden Cemil GÖKMEN.

- Evladım, sen Yusufların, Hülyaların olduğu güzel sınıfta mıydın?

- Evet, öğretmenim, o güzel (gülerek tabi, demek öğretmenimde güzel bir sınıf intibaı bırakmıştık) sınıftaydım.

- Hatırladım evladım seni…

İşte böyle. Telefonda bir baç dakika daha konuştuk ve;

- Evladım mutlaka bekliyorum, seni bir göreyim, dedi.

Biliyor musunuz, o günden sonraki bir hafta ayaklarım yere değmiyordu. Önüme gelene benim için çok önemli olan bu olayı anlatıyordum.

Ve canım öğretmenimin evine eşim, iki çocuğum ve bir demet çiçekle gittim. Çoğunuzun bildiği Veri Denetimi kitabını güzelce paketledim. Kitabın ilk sayfalarına,

Canım Öğretmenim,
Eserinizi size sunmaktan kıvanç duyuyorum,
Cemil GÖKMEN 27 Mart 2004
Diye yazıp imzaladım.

Canımız öğretmenlerimiz. Öğretmenler Gününüz kutlu olsun.
Bu yazı 24 Kasım 2004 tarihinde aşağıdaki bağlantıda yazılmıştır:

Doğduğum Değil, Doyduğum Yer


20 Ara

Bu adres nerdeyse ismimin ayrılmaz bir parçasıydı. Adresin der demez hemen yukarıda adresi betimleyen kelimeler dökülürdü ağzımdan.

İlkokula bu adreste otururken başlamıştım. İlkokulu bu adreste bulunan evimizde otururken bitirdim. Ortaokula yine burada başladım. Ortaokul 2. Sınıf bittiğinde artık bu adres sadece hayallerdeki bir yaşamın parçası olarak kaldı.

Evimizi mi anlatayım, sokağımızı mı? Hepsinde anlatılacak çok şeyler var. Bu sokaktan tanıdığınız meşhur kimseler çıkmadı ki, size onları anlatarak konuya başlasam. Belki o zaman dikkatinizi çekebilirdim sokağıma ve sokağımızdaki evime.

Önce eve girelim, evin odalarından bahçeye, oradan da sokağa adım atarız.

3×3 var mıydı acaba bu odamız? İçinde yemek yediğimiz, soba yaktığımız, ders çalıştığımız, misafirlerimizi ağırladığımız, günlük yaşamımızın geçtiği bu odanın alanı için ben diyeyim 9, siz deyin 10-12 m2.

İki sedir, bir yemek masası, tahta zemin üstünde bir halı. Bu odanın tüm mefruşatı bunlardı. Duvarımız ise, resimden de görüleceği üzere nemli, hatta çoğu kez inceden inceye süzülen suyun oluşturduğu parıltılı bir dekoru ile bize eşlik etmekteydi.

Ailemiz kalabalık sayılır. Anne baba ve 4 çocuk. ağabeylerimden biri Konya’da okuduğu için bu odada 3 kişi kalıyoruz. İki sedir bir de yer yatağı. Yerde yatan ailenin en küçük çocugu, yani benim. Abim geldiği zamanlar evde bir zenginlik olurdu. Yere büyük yatak serilirdi. Nerdeyse tüm aile o yatağa yatardık. Yorganın altına aldığımız el radyosunu ışıkları söndürerek dinlerdik. Çünkü o gün, günlerden Salıdır ve radyoda “Radyo Tiyatrosu” vardır.

21:00’deki kısa haberlerden sonra hemen Radyo Tiyatrosu başlardı. Oyunun yazarı, seslendirenleri ve teknik elemanları teker teker sayılırdı. En son efektteki teknisyenin adı da söylendikten sonra tiyatro başlardı. Her Salı günü Radyo Tiyatrosunu sonuna kadar dinlemeyi ümit etmeme rağmen, sonunu getiremeden uyuyakalırdım. Tabi ertesi günü okula giderken arkadaşlarımın bir gece önce dinlemiş oldukları tiyatroyu sanki görmüşçesine, hatta yaşamışçasına anlatmalarına ben iştirak edemezdim. Fakat önümüzdeki Salı günü mutlaka sonuna kadar dinleyecektim.

 

Alt kattaki kapı evimizin kapısı, önündeki boşluk ise bahçemizdi. Ne kadar büyüktü o bahçe ben küçükken. Küçük olduğunu düşünmeyin, şimdihayallerime sığmıyor o bahçe. O merdiven var ya; altına en az 10 çocuk sığıyorduk. O zamanlar tahtadan idi. Kenarları kapalı. Boş bir sana yağı kutusuna çaktığımız beyaz bir bezin önünde yaktığımız mumun ışığında karagöz oynatırdık. Yalnız bizim karagözlerimiz biraz dejenere olmuştu. Elimize çok kolay geçen Texas, Tommiks gibi resimli kitaplardan kestiğimiz kahramanlar da hayal perdesinde yerlerini alırdı. Karagöz oynattığımız günlerde çok iyi hasılat elde ederdik. Gazoz kapağı getiremeyen arkadaşlarımızdan cam para da kabul ederdik.

 

Evimizin arkası ve 14. Sokağın bir bölümü. Bu sokağın adı veya numarası yoktu. Burası da 14. Sokak diye geçiyordu kayıtlarda. Hatta burada da bir 7/C vardı. Postacı nadiren de olsa oranın mektubunu bize getirirdi. İsimden bilirdi kimin nerede oturduğunu.

Bu sokakta futbol oynardık. Sağdaki çatı, bizim evin üstteki katın çatısı. Anlayacağınız gibi evimizin sırtı tamamen toprağa dayalıydı. Belki anlamışsınızdır, duvarımızdan sızan ışıltılı hatta yaldızlı suyun hikmetini.

Eşim sordu: Burada geçen hayatını nasıl anıyorsun?

Cevapladım: Hayatımın en güzel günleriydi!

İnandırıcı gelmemişti ona. Hadi canım der gibi baktı yüzüme.

İnandırmak için başladım anlatmaya:

Çocuklarımızı düşün. Hiç yağmur altında kaldılar mı? Yağmurda bir evin saçakları altına girerek yağmurun dinmesini beklediler mi? Yukarılardan akan suların önünü çevirip havuzlar yaptılar mı? Sıkılmış limon kabuklarıyla Limon oyunu oynadılar mı? Nemli toprak üzerinde bir çivi ile darboğaz (çivi) oyunu oynadılar mı? İstop, yakan top, kukalı saklambaç oynadılar mı? Araba lastiğinden elde edilmiş çember peşinde koştular mı? Hiç teneke, cam kırığı toplayıp, hurdacıya sattılar mı? Kapı önünde çekirdek, yol kenarında su sattılar mı? Kışın sokakta oynarken donmuş ellerini sıcacık sobaya tutarak ısıttılar mı? Bu oyunları oynama ya da bizim yaptıklarımızı yapma şansları var mı? YOK…

Öyleyse bu evde ve bu sokaklarda geçirdiğim yıllarım, benim en güzel yıllarımdı. Keşke benim çocuklarım da böyle güzel(!) yılları yaşasalardı.

Eşim inandı…

Sevgili Orhan ve Kızından Müzik Ziyafeti


30 Kas

Sevgili Orhan’la 1986-1987 yılında askerliğmi yaptığım Ağrı Eleşkirt 29. Piyade Alay Komutanlığında tanıştık. Orhan haftanın bir kaç günü Ud’uyla bizlere müzik ziyafeti çektirirdi.

Aradan 21 yıl geçti. Orhan’ın Antalya’da öğretmenlik yaptığı okulu öğrendim. Tatiyl dönüşü yolumu Antalya’ya düşürmüş ve okula gitmiştim. Orhan o ara Antalya’da olmadığı için görüşemedik. Ancak okul yönetiminden aldığım telefonuyla görüşme imkanımız oldu.

2009 yılında bu defa tatile giderken yolumu Antalya’ya çevirdim. Antalya’ya yaklaştığımızda Orhan’ı aradım. Bu defa Antalya’daydılar. Aile olarak eşimi ve çocuklarımı çok sıcak bir şekilde karşıladılar.

Orhan’nın sevgili kızı Perihan ile bize Ud ve Klasik Kemençe ile çok güzel bir konser verdiler. İyi ki bunu kameraya çekmişim. Ailecek biz çok sevdik. Umarım sizler de seveceksiniz.

Orhan ve Sevgili Kızı Perihan from Cemil Gökmen on Vimeo.

Babamın Ağabeylerime Nasihati


28 Kas

Rahmetli babam, nüfus kaydına göre Cumhuriyetin kuruluşundan 3 yıl önce 1920 yılında Samsun’un Vezirköprü ilçesine bağlı Kapaklı köyünde doğmuştur.

Savaş ve yokluk yıllarında o günün şartlarına göre yeni harfler diye anılan Latin alfabesiyle eğitim yüzü görmemiş, Askere okuryazar olmayan biri olarak gitmiştir. Arap harfleri ile okuyup yazabilmesine rağmen, yeni harflerle okuma ve yazmayı askerde öğrenmiştir.

Okumamanın üzerinde bıraktığı tesirle tüm çocuklarının okuması için hayatını feda etmiştir. Eğer ki kendi rahatını düşünen biri olarak kalmak isteseydi, büyük ağabeyim mühendis, küçüğü bankacı, ben ise işletmeci olmayabilirdim.

Küçük şehirdeki varını yoğunu, bizleri okutabilmek için memlekette bırakıp, büyük şehre göç etmiştir. Babam için sıkıntı günleri 1966 yılında Ankara’ya gelmesiyle başlayacak, bu tarihten 21 yıl sonra bir gece yarısından sonra Asteğmen rütbesi ile İstanbul’dan eve geldiğimde, gözlerimden öptükten sonra, “Evladım ağabeylerinden sonra seni de Asteğmen rütbesi ile gördüm ya, artık gözüm açık gitmez” diyene kadar sürmüştür. Bu tarihten 52 gün sonra da hakkın rahmetine kavuşmuştur.

İŞİ EHLİNE BIRAK

Büyük ağabeyim Konya Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisini bitirmiş ve Mühendis olmuştur. Babam, benim de olduğum bir ortamda ağabeyimi karşısına almış ve şu öğütte bulunmuştur:

“Oğlum, mühendis oldun. Şantiyelere gideceksin, inşaatlarda bulunacaksın. Sakın ola ki bir ustaya şu tuğlayı öyle koyma böyle koy demeyesin. Çünkü tuğlanın oraya nasıl konacağını usta senden daha iyi bilir. Sen çizim işine ve inşaat hesaplarına bak.”

Ağabeyime verilen bu öğüt sanki bana da verilmiş gibiydi. İş hayatımın her devresinde işinin ehli olan kişilere karışmadım ve bunun ödülünü Müdür olduğum dönemde yaptığımız başarılı uygulamalarla almış oldum. Bu başarıda tüm arkadaşlarımın payı bulunmaktadır. Eğer buranın Müdürü benim, en son sözü ben söylerim deseydim, rahmetli babamın öğüdünü yerine getirmemiş olacağım gibi, başarının da başarısızlığa dönüştüğünü görecektim.

VATANDAŞ BEKLERKEN ELİNDEKİ İŞİ BIRAK

Küçük ağabeyim Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisin Bankacılık Sigortacılık Yüksek Okulunun 4 yılık Bankacılık bölümünü bitirmiştir. Babam yine benim bulunduğum bir ortamda -sanırım özellikle benim de bulunmamı istiyordu- Bankacı olan ağabeyime;

“Oğlum, bir bankada veya devlet kurumunda memur olacaksın. Kapıdan bir vatandaş çalıştığın odaya veya salona girdiğinde, elinde hangi iş varsa bırakacaksın. Vatandaşın işini görüp, onu gönderdikten sonra elindeki işe bakacaksın.”

Yıllar sonra ben bir kamu kuruluşunda çalışmaya başladım. Çok yoğun bir serviste çalışıyordum. Koridordan çalıştığım servise doğru bir amca geliyordu. Elindeki evraktan, çalıştığım kurumun deposuna mal koyan birinin fatura kestirmek için geldiğini anladım. Servisteki diğer arkadaşlara baktım, hepsi çalışıyordu. Arka masalarda çalışmama rağmen yerimden kalktım ve gelen amcanın elindeki evrakı aldım. O dönemde (1988) depo faturasını elde kesiyorduk. Ben kendi masamdan kalkarak öndeki boş masaya geldiğimde kalemim masamda kalmıştı. Tekrar masaya gitmek yerine yanımdaki masada çalışan kişilerden kalem istedim. O ara fatura kestirmek için gelmiş olan amca, bana kalemini uzattı. Yan masalardan kalem takviyesi gelmediği için o kalemi aldım ve faturayı yazmaya başladım. Kalem arama durumunda kalmamız nedeniyle amca “Bu kalem sende kalsın” dedi.

“Teşekkür ederim, kalemimiz var, masada kaldığı için böyle bir şey yaşadık” dedim.

“Hayır, ben kaleminiz olmadığı için söylemedim, bu benim hediyem olsun” dedi. Bunu kendisine gösterdiğim ilgiden dolayı söylediğini biliyordum.

“Teşekkür ederim amca, ama ben sık sık kalem kaybederim, o nedenle bu hediyenizi kabul edemeyeceğim.”

“Bu hediyedir, kaybetmezsin” dedi.

Gülümseyerek faturasını yazdım. Kalemi faturaya taktım ve yüzüne bakarak;

“Amca bu kalemi hediye de olsa kabul edemem” dedim. Yüzüme bakmış ve ne demek istediğimi anlamıştı.

Bu yaşadığım her dönem herkesin başına gelebilecek türden bir olaydı. Birçok memur bilirim ki, yaptığı işten dolayı hiçbir şekilde hediye kabul etmez. Bu bana mahsus bir özellik değil muhakkak ki.

Fakat babamın bir öğüdünü yerine getirmiş olmaktan dolayı çok mutluyum, her ne kadar sonraki dönemlerde bazı insanlar yanlış anlamış olsalar da…

Cemil GÖKMEN

Dergahtan içeri eğri girmez