Çocukluğumun en güzel günleri diye andığım yıllar, gecekonduda oturduğumuz yıllardı. Ankara’ya 1966 yılında, 4 yaşındayken geldik. Kısa bir süreliğine (bir yıldan az) Aydınlıkevler’de bir betonarme binada oturmuş, sonraki 8 yıl boyunca gecekondularda yaşamıştık. 7 yıl boyunca Altındağ İlçesi Atıf Bey Mahallesindeki 14. Sokak, 7/C numaralı gecekondu, ailemizin tek sığınağıydı. Evimizin konumu ayrı bir hikâye. Fakat benim anlatacağım, günümüzde e-postalarla milyonlarca kişiye ulaştırılan Şehir Efsanesi türünden bir maceraydı. Ama ne macera!
(daha fazla…)
Archive for the ‘Unutulmaz O Günler’ Category
Ah, O günler!
Canım Öğretmenim
Okul tatile girdikten birkaç gün sonra bitirme sınavları için okula gider, yazılı ve sözlü sınavdan geçerdik.
Artık 5 yıl okuduğumuz okulumuzda misafir gibi hissederdik kendimizi. Büyüdüğümüzü de düşünürdük. Belki de böyle duygular içinde canımız öğretmenimizden ayrılmanın hüznünü doya doya yaşamazdıkŞimdilerde ilkokuldan mezun olan öğrencilerin, öğretmenlerine sarılarak ağlamaları bize yabancıydı.
Bu şekildeki ayrılığın hüznünü yaşayamadığım öğretmenimi, sonraki yıllarda hep özlemle andım. Hâlbuki benim sadece 4. ve 5. sınıftaki öğretmenimdi. Adı Dürdane Meydanlıoğlu idi. Ortaokul, Lise, derken Üniversite bitti. Hep öğretmenimle bir yerlerde karşılaşmayı ümit ettim. Tabi 1968-1973 yıllarında Turgut Reis İlkokulunda okuyan arkadaşlarımı da.
Yıllarca acaba öğretmenimi görebilir miyim diye düşünürken birden internetin içinde bulduk kendimizi. Artık istediğimiz her şeye ulaşabiliyorduk. Türk Telekom’un 118 servisinden sadece soyadına göre birini bulmak zordu, fakat Türk Telekom’un sitesinden soyadından tanıdıklarımıza ulaşmak hayli kolaydı.
İnternetten bulduğum Meydanlıoğlu soyadlı kişileir arasam, acaba öğretmenim karşıma çıkar mıydı? Ya bu telefonlar öğretmenimin değilse. Ya da telefona çıkan kişiye ben ne diyecektim. Aradan 30 yıldan fazla zaman geçmiş, ben öğretmenimi arıyordum, acaba bu telefon öğretmenime ait mi? diye mi soracağım. Ya telefonlar başkasına aitse ve beni terslerlerse. İki yıllık arayışın sonunda karar vermiştim. Ankara’dadaki telefonları arayacaktım. Bulduğum telefonları aradım. Telefonlar cevap vermiyordu. Geriye Tokat’ta bulunan M. soyadlı kişileri aramak kaldı. Aradım ve kendimi tanıttım:
- Ben Ankara’dan arıyorum. Dürdane Meydanlıoğlu isimli ilkokul öğretmenim vardı. Acaba aynı soyadı taşıdığınıza göre akrabanız mı oluyor?
- Evet, eşimin yengesi olur. Kendileri Ankara’da oturuyorlar.
Çok şükür öğretmenimin Ankara’da olduğunu öğrenmiştim. Hatta Ankara’da bulunan telefonlardan birinin Öğretmenime ait olduğunu da öğrenmiştim.
Aynı gün, birkaç saat sonra tekrar aradım.
- İyi günler. Dürdane Meydanlıoğlu ile görüşecektim.
- Kim arıyordu?
-
Nasıl heyecanlı olduğumu anlatmaya her halde gerek yok. Telefondaki sese kendimi tanıttım. O kişi öğretmenimi çağırmıştı. Biraz sonra telefondaki ses öğretmenimin sesiydi:
- Öğretmenim, ben 1973 yılında Turgut Reis İlkokulundan mezun ettiğiniz öğrencilerinizden Cemil GÖKMEN.
- Evladım, sen Yusufların, Hülyaların olduğu güzel sınıfta mıydın?
- Evet, öğretmenim, o güzel (gülerek tabi, demek öğretmenimde güzel bir sınıf intibaı bırakmıştık) sınıftaydım.
- Hatırladım evladım seni…
İşte böyle. Telefonda bir baç dakika daha konuştuk ve;
- Evladım mutlaka bekliyorum, seni bir göreyim, dedi.
Biliyor musunuz, o günden sonraki bir hafta ayaklarım yere değmiyordu. Önüme gelene benim için çok önemli olan bu olayı anlatıyordum.
Ve canım öğretmenimin evine eşim, iki çocuğum ve bir demet çiçekle gittim. Çoğunuzun bildiği Veri Denetimi kitabını güzelce paketledim. Kitabın ilk sayfalarına,
Canım Öğretmenim,
Eserinizi size sunmaktan kıvanç duyuyorum,
Cemil GÖKMEN 27 Mart 2004
Diye yazıp imzaladım.
Canımız öğretmenlerimiz. Öğretmenler Gününüz kutlu olsun.
Bu yazı 24 Kasım 2004 tarihinde aşağıdaki bağlantıda yazılmıştır:
Doğduğum Değil, Doyduğum Yer
Bu adres nerdeyse ismimin ayrılmaz bir parçasıydı. Adresin der demez hemen yukarıda adresi betimleyen kelimeler dökülürdü ağzımdan.
İlkokula bu adreste otururken başlamıştım. İlkokulu bu adreste bulunan evimizde otururken bitirdim. Ortaokula yine burada başladım. Ortaokul 2. Sınıf bittiğinde artık bu adres sadece hayallerdeki bir yaşamın parçası olarak kaldı.
Evimizi mi anlatayım, sokağımızı mı? Hepsinde anlatılacak çok şeyler var. Bu sokaktan tanıdığınız meşhur kimseler çıkmadı ki, size onları anlatarak konuya başlasam. Belki o zaman dikkatinizi çekebilirdim sokağıma ve sokağımızdaki evime.
Önce eve girelim, evin odalarından bahçeye, oradan da sokağa adım atarız.
3×3 var mıydı acaba bu odamız? İçinde yemek yediğimiz, soba yaktığımız, ders çalıştığımız, misafirlerimizi ağırladığımız, günlük yaşamımızın geçtiği bu odanın alanı için ben diyeyim 9, siz deyin 10-12 m2.
İki sedir, bir yemek masası, tahta zemin üstünde bir halı. Bu odanın tüm mefruşatı bunlardı. Duvarımız ise, resimden de görüleceği üzere nemli, hatta çoğu kez inceden inceye süzülen suyun oluşturduğu parıltılı bir dekoru ile bize eşlik etmekteydi.
Ailemiz kalabalık sayılır. Anne baba ve 4 çocuk. ağabeylerimden biri Konya’da okuduğu için bu odada 3 kişi kalıyoruz. İki sedir bir de yer yatağı. Yerde yatan ailenin en küçük çocugu, yani benim. Abim geldiği zamanlar evde bir zenginlik olurdu. Yere büyük yatak serilirdi. Nerdeyse tüm aile o yatağa yatardık. Yorganın altına aldığımız el radyosunu ışıkları söndürerek dinlerdik. Çünkü o gün, günlerden Salıdır ve radyoda “Radyo Tiyatrosu” vardır.
21:00’deki kısa haberlerden sonra hemen Radyo Tiyatrosu başlardı. Oyunun yazarı, seslendirenleri ve teknik elemanları teker teker sayılırdı. En son efektteki teknisyenin adı da söylendikten sonra tiyatro başlardı. Her Salı günü Radyo Tiyatrosunu sonuna kadar dinlemeyi ümit etmeme rağmen, sonunu getiremeden uyuyakalırdım. Tabi ertesi günü okula giderken arkadaşlarımın bir gece önce dinlemiş oldukları tiyatroyu sanki görmüşçesine, hatta yaşamışçasına anlatmalarına ben iştirak edemezdim. Fakat önümüzdeki Salı günü mutlaka sonuna kadar dinleyecektim.
Alt kattaki kapı evimizin kapısı, önündeki boşluk ise bahçemizdi. Ne kadar büyüktü o bahçe ben küçükken. Küçük olduğunu düşünmeyin, şimdihayallerime sığmıyor o bahçe. O merdiven var ya; altına en az 10 çocuk sığıyorduk. O zamanlar tahtadan idi. Kenarları kapalı. Boş bir sana yağı kutusuna çaktığımız beyaz bir bezin önünde yaktığımız mumun ışığında karagöz oynatırdık. Yalnız bizim karagözlerimiz biraz dejenere olmuştu. Elimize çok kolay geçen Texas, Tommiks gibi resimli kitaplardan kestiğimiz kahramanlar da hayal perdesinde yerlerini alırdı. Karagöz oynattığımız günlerde çok iyi hasılat elde ederdik. Gazoz kapağı getiremeyen arkadaşlarımızdan cam para da kabul ederdik.
Evimizin arkası ve 14. Sokağın bir bölümü. Bu sokağın adı veya numarası yoktu. Burası da 14. Sokak diye geçiyordu kayıtlarda. Hatta burada da bir 7/C vardı. Postacı nadiren de olsa oranın mektubunu bize getirirdi. İsimden bilirdi kimin nerede oturduğunu.
Bu sokakta futbol oynardık. Sağdaki çatı, bizim evin üstteki katın çatısı. Anlayacağınız gibi evimizin sırtı tamamen toprağa dayalıydı. Belki anlamışsınızdır, duvarımızdan sızan ışıltılı hatta yaldızlı suyun hikmetini.
Eşim sordu: Burada geçen hayatını nasıl anıyorsun?
Cevapladım: Hayatımın en güzel günleriydi!
İnandırıcı gelmemişti ona. Hadi canım der gibi baktı yüzüme.
İnandırmak için başladım anlatmaya:
Çocuklarımızı düşün. Hiç yağmur altında kaldılar mı? Yağmurda bir evin saçakları altına girerek yağmurun dinmesini beklediler mi? Yukarılardan akan suların önünü çevirip havuzlar yaptılar mı? Sıkılmış limon kabuklarıyla Limon oyunu oynadılar mı? Nemli toprak üzerinde bir çivi ile darboğaz (çivi) oyunu oynadılar mı? İstop, yakan top, kukalı saklambaç oynadılar mı? Araba lastiğinden elde edilmiş çember peşinde koştular mı? Hiç teneke, cam kırığı toplayıp, hurdacıya sattılar mı? Kapı önünde çekirdek, yol kenarında su sattılar mı? Kışın sokakta oynarken donmuş ellerini sıcacık sobaya tutarak ısıttılar mı? Bu oyunları oynama ya da bizim yaptıklarımızı yapma şansları var mı? YOK…
Öyleyse bu evde ve bu sokaklarda geçirdiğim yıllarım, benim en güzel yıllarımdı. Keşke benim çocuklarım da böyle güzel(!) yılları yaşasalardı.
Eşim inandı…
Sevgili Orhan ve Kızından Müzik Ziyafeti
Sevgili Orhan’la 1986-1987 yılında askerliğmi yaptığım Ağrı Eleşkirt 29. Piyade Alay Komutanlığında tanıştık. Orhan haftanın bir kaç günü Ud’uyla bizlere müzik ziyafeti çektirirdi.
Aradan 21 yıl geçti. Orhan’ın Antalya’da öğretmenlik yaptığı okulu öğrendim. Tatiyl dönüşü yolumu Antalya’ya düşürmüş ve okula gitmiştim. Orhan o ara Antalya’da olmadığı için görüşemedik. Ancak okul yönetiminden aldığım telefonuyla görüşme imkanımız oldu.
2009 yılında bu defa tatile giderken yolumu Antalya’ya çevirdim. Antalya’ya yaklaştığımızda Orhan’ı aradım. Bu defa Antalya’daydılar. Aile olarak eşimi ve çocuklarımı çok sıcak bir şekilde karşıladılar.
Orhan’nın sevgili kızı Perihan ile bize Ud ve Klasik Kemençe ile çok güzel bir konser verdiler. İyi ki bunu kameraya çekmişim. Ailecek biz çok sevdik. Umarım sizler de seveceksiniz.